Venedik’te Ölüm 2.0


Güzel haber baharın son günlerinde gelmişti. Haziran ayının ilk haftasında İstanbul’da bir festival düzenlenecek, İngiliz yazar Geoff Dyer da konuşmacı olarak Türkiyeli okurlarının karşısına çıkacaktı. Sonrası malum: şehirde işler karıştı, memlekette yükselen gerilim neticesinde neredeyse bütün etkinlikler iptal oldu. Dyer’ın konuşacağı festivalin gelecekteki bir tarihe ertelendiğini yazdı gazeteler. Aynı gazeteler Venedik Bienali’nin başladığını da haber veriyordu. Kasım sonuna kadar devam eden etkinlikle Dyer’ın resmini yanyana görünce “Jeff in Venice, Death in Varanasi” kitabını düşünmeden edemedim.

Dyer gezgin bir yazar. Bana inanmıyorsanız internet sitesine bakın: adam yılın büyük bölümünü festivallerde, etkinliklerde geçiriyor. Bugüne dek 14 kitap yazmış. İki farklı anlatıyı bir araya getiren “Jeff in Venice, Death in Varanasi”nin merkezinde, diğer kitaplarında da çoğunlukla olduğu üzere, Dyer’ın kendisi var.

Jeff bir gazeteci. Karısından yeni boşanmış. Çağdaş sanat hakkında yazılar yazıyor, lakin fazlasıyla gönülsüzce yapıyor bunu. Hayat onu cimri olmaya mahkûm etmiş. Bir de, yayıncılık ortamında ciddi mevzular yerine suya sabuna dokunmayan yazılar sipariş edilen bir yazar olmaya. Bienal’e de ‘Kulchur’ isimli bir dergi adına bir sanatçıyla söyleşi yapmak vesilesiyle gidiyor. Lakin bindiği ucuz uçaktan iner inmez kendini bu sıcak şehrin ellerine teslim edeceğini anlıyor: yazacağı yazıyı, işini gücünü bir kenara bırakacak, bedava içkiler, güzel bir kadın ve sonra da kokain peşinde koşacak.

Bir haftalık seyahatinin başındaki bir kokteylde görüp abayı yaktığı Amerikalı galerici Laura’yla Jeff’in ilişkilerini bir hiperrealistin ayrıntı zenginliğiyle tarif etmiş Dyer. Çiftin anatomileri konusunda, mesela, hayal gücüne pek yer bırakmıyor. Bir yandan da insanın yabancı bir şehirde otelde konaklaması, klima soğuğunda oturması, freelance çalışan gazeteciler arasında hayatta kalması, kendi temizlemeyeceği bir odaya yayılması gibi sahneleri fevkalade güzel cümlelerle resmediyor.

Bu kitabın üzerinizdeki etkisi, kaptan koltuğunda oturan kişiye karşı hissettiklerinizle doğru orantılı olacak, başka yolu yok. Benim gibi Dyer’ın nihilizmini, alaycılığını ve takıntılı kişiliğini seviyorsanız yazdıklarını paha biçilemez bulacaksınız. Adamın sanat ve hayatla dalga geçmesi gücünüze gidiyorsa eğer, maceralarından derin bir sıkıntı duymamanız zor.

Dyer, Thomas Mann’ın “Venedik’te Ölüm”ünü bir ekmek somunu gibi iki parçaya ayıran kitap başlığının ikinci kısmında direksiyonu Varanasi’ye, Hinduizme, Ganj nehrine, ölüm ve varlık konularına doğru kırıyor. Son bölümlerde karanlık çöktükçe kitap Mann’ın trajik ruhuna bürünüyor iyice.

Sanat bizi geliştirir, eğitir ve ilerici, çağdaş insan yapar kafasındaki aydınlanma düşüncesinin altını ince ince oyan bir kitap bu. Dyer’a göre sanat çoğunlukla bir saçmalıktan ibaret; eğitmiyor, bizimle kafa buluyor; onunla ilgilenen çağdaş, ilerici insanlar olmaktansa kendini uyuşturucuya verip günde sekiz defa seks yapmak daha manalı olabilir demeye getiriyor. Bu yanıyla, resmettiği Bienal’de sergilenen işler kadar postmodern bir kitap bu. Hikaye sona erdiğinde içinize tarifi zor bir boşluk duygusu yerleştiriyor ve sizden uzaklaşıyor.

17 Temmuz 2013 tarihli Milliyet Kitap'ta yayımlanan yazı

No comments: