Utançla suçluluk arasında


Utanç, okuyanı utanç içinde bırakacak kadar geveze bir roman. Bana sorarsanız, Salman Rüşdi’nin 1980‘lerde zirveye ulaşan romancılık kariyerinin o parlak döneminde yazdığı en kötü roman. Kötü bir roman çünkü Rüşdi’nin yeri geldiğinde layığıyla altından kalkabildiği bir işi, büyülü gerçekçilik ve felsefi romanı birleştirme işini yüzüne gözüne bulaştırıyor. Bir anlamda yazıldığı dönemde revaçta olan edebi akımların hatalarıyla mâlul bir roman Utanç. Fazla geveze, fazla gürültülü, fazla “fazla” bir roman karşımızdaki. “Şu anlatıcı bir sussa da benimle arasında durduğu hikayeyi bir anlayabilsem” hissi ilk sayfadan itibaren eksik olmuyor.

Tabii şimdi Rüşdi’nin zaten hiçbir zaman minimalist üslubuyla meşhur olmadığını, Lydia Davis veya Anton Çehov tarzı öyküler yazmadığını, Karagöz ve Hacivat gösterisine gidip de orada Gustave Flaubert üslubu aramanın beyhude bir çaba olduğunu söyleyeceksiniz ve ben de size sonuna dek hak vereceğim. Lakin maksimalist roman yazmanın da bir adabı, usulü var. Utanç’ın anlatıcısı, Ömer Hayyam isimli kahramanın doğumunu ve dedesinin ölümünü tarif ettiği giriş bölümlerinden itibaren tilt makinası topu misali bir köşeden diğerine savruluyor, kah bol gürültü çıkaran bir zili harekete geçiriyor kah ince uzun tüneller içinde ilerliyor. İnsanın Aslı Biçen’in güzel Türkçesiyle okurken bile Rüşdi’nin anlatısını takip etmek için epey çaba göstermesi gerekiyor. Ne de olsa bir sahnede bir karakter saçını tarıyorsa mutlaka o saçın metrelerce uzayıp bir odadan diğerine uzanacağı ve bir efsaneye dönüşeceği, her şeyin bir büyük tuhaflığa bağlanmasının fizik kuralı kabul edildiği bir alemden bahsediyoruz.

Örneğin kahramanımız Hayyam’ın doğumunu tarif eden anlatıcının onun annesinden bahsetmesini bekliyor insan. Ancak Hayyam’ın annesinin kim olduğu konusu bile Rüşdi için bir büyük efsanenin konusu. Üç kız kardeşten hangisinin Hayyam’ı doğurduğu meselesinin muallakta bırakılması, Hayyam’ın üç anneli bir çocuk olması durumunu doğuruyor ki bu da romanın bütünü için güzel bir metafor aslında. Anlatıcının kararsızlıkları, kafa karışıklıkları, her yöne aynı anda gitmek isteyen manik tavrı Rüşdi için siyasi bir strateji. Utanç’ın bir yerinde hikaye anlatmanın aslında sansürlemek olduğunu yazmış Rüşdi; çünkü bir hikaye anlatmak suretiyle başka bir hikayenin anlatılmasını engelliyoruz. Utanç işte tam da bundan kaçınmak isteyen, bir hikaye anlatırken bir başkasını susturmak istemeyen bir roman. Başarısızlığının kaynağı da tam burada olabilir.

Hayatının yeme içmeye, hedonizme adamış Hayyam ve “anneleri” (yaş sıralamasına göre büyükten küçüğe) Çanni, Manni ve Banni, kitabın karakterler galerisinin yalnızca ufak bir bölümünü oluşturuyor. Zülfikar Ali Bhutto’yu temsil eden İskender Harappa karakteriyle onu deviren darbeci General Muhammed Ziya ül Hak’ı temsil eden General Raza Hyder aracılığıyla Pakistan’ın demokrasi tarihini mahveden askeri darbelerin ardına gizlenmiş pek çok karakter çıkarmış Rüşdi karşımıza.

Lakin sürekli hareket eden ve neyi gösterdiğini umursamayı bir süre sonra bıraktığımız kameranın K. adlı hayali ülkeden önümüze serdiği görüntüleri takip etmekte zorlanıyoruz. Milan Kundera’nın felsefi romanlarında olduğu gibi, bir sahneyi tarif ederken aniden bir felsefi konu hakkında bir deneme yazmaya başlamak, karakterlerinin dünya tarihindeki eğilimlerin temsilcileri olduğunu söylemek, anlattığı sahneyi yorumlama işini bizzat üstlenmeyi istemek gibi özelliklere sahip kitabın anlatıcısı. Bu yüzden onu sevebilir veya ona fazlasıyla sinir olabilirsiniz. Zevk meselesi.

Hayyam’ın en büyük özelliği, utanç duygusundan yoksun oluşu. Lakin Rüşdi’nin kültürel antropolojiden ödünç alarak utanç toplumları ve suçluluk toplumları arasında yarattığı ayrım romanın yazılmasından 30 sene sonra biraz eskimiş duruyor. Ahlaki sebeplerle kızını öldüren Pakistanlı bir babaya dair kendi görüşlerini anlattığı bölümler hala ilginç olsa da aradan geçen dönem "doğu"-"batı" ayrımına pek çok nüans ekledi, bu sözcükler tırnak içine almadan kullanılamaz hale geldi. Hipnozcu doktor kahramanı ve diğer karakterlerinin hikayelerini okurken Rüşdi’nin bir an bile yanımızdan ayrılmayan anlatıcı sesinin netice itibariyle güncelliği hiçbir zaman yakalayamayacağını çünkü siyasete çok fazla bulaştığını ve sorunun da burada olduğunu hissediyorsunuz.

Kitaptan 
 “Günün birinde babaları öldü”
 Havadan bakıldığında her şeyden ziyade kötü orantılı bir halteri andıran ücra sınır kasabası K'da bir zamanlar üç sevimli, sevgi dolu kız kardeş yaşardı. İsimleri... ama gerçek isimleri asla kullanılmazdı, tıpkı evdeki en iyi porselenler gibi; üçünün de yaşadığı o trajedi gecesinden sonra porselenler zamanla yeri unutulan bir dolaba kilitlenmiş, böylece Çarlık Rusyası'nda Gardner seramik fabrikası tarafından üretilen büyük bin parçalık takım, gerçekliğine neredeyse inanmaz oldukları bir aile efsanesine dönüşmüştü... lafı daha fazla uzatmadan üç kız kardeşin Şakil soyadını taşıdıklarını ve herkes tarafından (yaş sırasıyla) Çanni, Manni ve Banni diye bilindiklerini söylesem iyi olacak. Günün birinde babaları öldü. Öldüğünde on sekiz yıldır dul olan İhtiyar Bay Şakil'in yaşadığı kasabaya "cehennem çukuru" demek gibi bir huyu vardı. Son hezeyanı sırasında büyük bölümü anlaşılmayan dur durak bilmez bir monoloğa kaptırmıştı kendini, bu monoloğun bulanık akışı esnasında hizmetkârlar uzun müstehcen bölümler, yatağının etrafındaki havayı fokur fokur kaynatan küfürler ve lanetler seçer gibi olmuşlardı.

Bu son söylevinde, ihtiyar münzevi, ömrü boyunca kasabasına duyduğu nefreti baştan almış, kâh pazarın etrafındaki alçak, boz renkli "kambur zumbur" binaları yok etmeleri için iblislere seslenmiş, kâh ölüme bulanmış sözleriyle Kışla Mahallesinin serin, kireç badanalı kibrini lanetlemişti.

[Utanç, Salman Rüşdi, çev. Aslı Biçen, Can Yayınları, 360 s., 25 TL.]

19 Temmuz 2013 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı

No comments: