Kısa ve acılı


Lydia Davis, hikayelerinin sonunda ne olduğunu öğrenmek için sizi çok bekletmeyen yazarlardan: Bazıları iki cümleden, bazıları ise tek cümleden oluşuyor. Bunlar sayfalar boyu süren deneysel cümleler de değil, yanlış anlaşılmasın. Okuması birkaç saniye alan ve aklınızda yer eden, aklınızdan çıkaramadığınız hikayelerden bahsediyoruz. Bu sene Uluslararası Man Booker Roman Ödülü'ne değer görülen Davis’in maalesef Türkçeye hiçbir kitabı çevrilmedi henüz. Oysa Davis, en az kitapları dünyadan önce burada yayımlanan Dan Brown kadar Türkiyeli okura sunulmayı hak eden bir yazar.

“Break It Down” (1986), “Almost No Memory” (1997), “Samuel Johnson is Indignant” (2001) ve “Varieties of Disturbance” (2011) adlı kitaplarını bir araya getiren “The Collected Stories”de onun benzersiz üslubunun nasıl dönüp dolaşıp birbirine benzeyen lakin hep farklı olmayı da başaran hikayeler yarattığını görüyorsunuz. Onun dünyasında insan isimlerine, şehirlere, ülkelere veya tarihsel dönemlere atıf yok pek; kendileri dışındaki gerçeklikle çok da bağlantısı olmayan hikayeler bunlar.

“Balık” isimli şu hikaye mesela: “Bir balığın başında durmuş, bugün yaptığı telafisi imkansız hataları düşünmekte. Balık pişmiş şimdi ve başbaşalar. Balık kendisi için orada, evde onlardan başka kimse yok. Sıkıntılı bir gün geçirdi. Bir mermer parçasının üstünde soğumakta olan bu balığı nasıl yiyebilir ki?
Balık buna rağmen, hareketsiz olmasına, kemiklerinden ayrıştırılmış olmasına ve gümüş derisiyle kaplı vaziyette orada yatmasına rağmen hiç bu kadar yalnız olmamıştı: Günün son hatasını yapıp kendisini bu hale getiren kadının bezgin bakışlarıyla incelenirken son bir kez ırzına geçiliyor balığın.”

Davis’in basit görünen hikayeleri bazen birer sınav sorusu kadar duygusuz, bazen bir matematik formülü kadar analize muhtaç olabiliyor. Tutkulu kişilerin duygularını anlatan tutkusuz cümleler okuduğunuzu hissediyorsunuz. Kimileri de fazlasıyla matrak. “Samuel Johnson Dargın” başlıklı hikaye, başlığındaki cümleyi nihayetine erdiren şu yedi kelimeden ibaret: “İskoçya’da bu kadar az ağaç olduğu için”.

 

En tumturaklı siyasi lafları söyleyenlerin, kitap kokteyllerinde ağzı en çok laf yapanların ve ekseriyetle erkeklerin egemen olduğu edebiyat ortamlarında Davis, yıllar boyunca gözardı edilmiş bir figür. Kimi onu Paul Auster’ın eski eşi diye anmış, kimiyse yaptığı Proust ve Flaubert çevirilerini Davis’in kendi öykülerinden daha çok önemsemiş. Lakin henüz ortalıkta ne Twitter ne de David Foster Wallace varken 'akord ettiği' çok özgün bir sesle yazan Davis’in nihayet Uluslararası Man Booker Roman Ödülü ile onurlandırılması çevirmenleri ve yayınevlerini harekete geçirmeli.

Kitaba da adını veren, bugüne dek yazılmış en güzel, en dokunaklı, en sarsıcı aşk hikayelerinden biri olan “Break It Down”la başlayabiliriz bence.

No comments: