50 tabakta kurgu sanatı


Roman yazmak hakkındaki kitapların sayısının, romanlarınkini geçtiğini söylemek elbette abartılı olur. Lakin bu cümlede ufak da olsa bir gerçeklik payı olduğunu da teslim etmek gerek: akademisyenler, yazarlık kursu eğitmenleri ve nihayet romancıların kendileri, “Ben Roman Yazmayı Biliyorum Siz de Pekala Öğrenebilirsiniz” şeklinde adlandırılabilecek kitapları son zamanlarda sanki daha sıklıkla yazar oldu. Bunun iyi örnekleri de var (mesela Mario Vargas Llosa’nın Genç Bir Romancıya Mektuplar’ı, Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı’sı veya yakınlarda yeni bir edisyonla yayımlanan Nabokov’un Rus Edebiyatı Dersleri); sıkıcısı, esneteni ve utanmasızca mevzuyu sömüreni de. Nihayetinde, bu tür kitaplar sağolsun, roman sanatının değinilmeyen yanı, deşilmeyen özelliği, tartışılmayan yanı kalmadı; insanın roman yazmak hakkında kitaplar yazan romancılar hakkında bir roman yazası geliyor, iş artık hakikaten bu aşamaya ulaştı.

Kurgu Sanatı’nın Türkçesi bu ay çıktıysa da kitabın yazarı David Lodge’un bu işe çoğu meslektaşından önce giriştiğini teslim etmek gerekiyor. Ta 1991 yılında The Independent gazetesinin pazar ekine yazdığı yazılardan oluşuyor Kurgu Sanatı. Fikir, gazetenin edebiyat editörü (ve halen Britanya edebiyat dergiciliğinin önde gelen isimlerinden) Blake Morrison’dan çıkmış. Aynı gazetede James Fenton’ın şiir sanatı hakkındaki yazılarını yayımlayan Morrison, aynı tür bir köşeyi roman sanatı hakkında yazmayı isteyip istemediğini sorduğunda Lodge hiç beklemeden “evet” demiş. Bu fikrin çok hoşuna gittiğini, daha Morrison’ın cümlesi bitmeden teklifi kabul ettiğini, bu konuda söyleyecek pek çok sözü olduğunu yazıyor Lodge, kitabın önsözünde.

Lodge 1960 ile 1987 yılları arasında Birmingham Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı üzerine dersler vermiş. 1987‘deki erken emekliliğinin ardından bir daha akademik makaleler yazmayı hiç mi hiç istemediğini idrak etmiş. Bununla birlikte farklı bir okur kitlesine, şu “genel okur” denilen ve sonsuz sayıda insandan oluşan yeni bir gruba roman sanatından bahsetmek için fırsat kollamaktaymış.
Böylece ortaya iki sene boyunca Independent’ta yayımlanan ve her biri üçer-dörder sayfadan müteşekkil yazıların oluşturduğu bir kitap çıkmış. Bu yazılar, suşi misali, büyük bir hızla tüketilmeye uygun bir sunumla karşımıza geliyor. Yine suşi gibi karnımızı ağrıtmadan açlığımızı doyurabilmek gibi bir meziyete sahipler. Yirmi bir senedir basılmaya devam ettiğine göre kitap geçerliliğini koruyor.

Türkçesini okurken de insan bu yazıların daha dün yazıldığını düşünmeden edemiyor. Bu tazelik hissinin başlıca sebebi, Lodge’un fevkalade kıvrak ve bilgili kalemi olsa gerek. Joyce’un Ulysses’inden bir paragrafı kelime kelime analiz edecek bilgiye sahip Lodge. Ancak bunu sıkıcı olmayan, gösterişsiz bir biçimde yapacak kadar da kendine güveniyor. Tumturaklı ve içi boş laflar etmek, modernizmden modernist bir üslupla bahsetmek gibi tuzaklara düşmüyor hiç.

Kurgu Sanatı romanların başlangıçları hakkında bir bölümle başlıyor, romanların sonları hakkında bir bölümle sona eriyor. Bu elli parçalık setteki bölümler, yapboz misali, birbirlerine geçirilecek şekilde tasarlanmış. Her bölüm bir sonrakiyle ve bir öncekiyle bağlantılı. O yüzden en baştan başlayıp yazarın rolüne, kitaptaki gerilim öğelerine, mektup şeklinde yazılan romanlara ve bakış açısına dair kısımları sırasıyla okumanız gerekiyor. Her bölüm bir alıntıyla başlıyor; Jane Austen’ın Emma’sının ilk paragrafını okuyor, sonra Lodge’un yorumlarıyla bu kitap nasıl başlıyor, yazarlar romanlara hangi fikirlerle giriş yapıyor, burada neyi amaçlıyor, bunları öğreniyoruz.

Arada şahane bölümler var. Salinger’la ilgili olan mesela. Lodge, olgun olmayan bir karakteri olgun bir sesle tarif etmek ve olgun bir karakteri olgun olmayan bir sesle tarif etmek üzerine fevkalade ilginç şeyler söylüyor. Romanların bölümlenme biçimleri üzerine kafa yorduğu yerler de iyi (bölümler numaralanmış mı, kitabın düzeni simetrik mi, kesintisiz bir metin mi söz konusu gibi konuların üzerinde duruyor uzun uzun). Anlatıcıların romanlarda oynadığı rolü de, bir kitabın ismini de bir seçim meselesi olarak görüyor Lodge. Ona göre bir romandaki hiçbir şey tesadüfi değil. Bilakis her şey yazarın niyetleriyle açıklanabiliyor. Yaklaşımı bu açıdan Amerikalı kuramcı Wayne C. Booth’un meşhur ve kıymetli kitabı Kurmacanın Retoriği’ne benziyor. Zaten Lodge önsözde, Booth yazmasaydı Kurgu Sanatı’na onun kitabının adını vereceğini itiraf etmiş.



Martin Amis’ten hareketle mekan hissi yaratmak, Milan Kundera usulü büyülü gerçekçilik, George Orwell rehberliğinde bilimkurgu romanı yazmak... Bu şekilde adlandırabileceğimiz duraklar arasında gidip gelirken, yukarıda değindiğim “niyet” meselesinin kitabın bir kusuruna dönüştüğünü görüyoruz. Lodge romanlara birer laboratuvar hayvanı muamelesi yapıyor çünkü. Onları kesip biçiyor, mikroskop lamının üzerine yerleştiriyor, orada gördüklerini bize aktarıyor. Lakin ne romanlarda her şey birer niyet sonucunda ortaya çıkıyor ne de her romancı Lodge’un düşündüğü kadar rasyonel birer mahluk. Kazuo Ishiguro’nun Günden Kalanlar’ında anlatıcının üslubunun aslında ne kadar yavan olduğunu, kitapta asıl ilginç şeyin anlatıcının kendini kandırmak için başvurduğu tumturaklı söz sanatları olduğunu yazdığında turnayı gözünden vuruyor Lodge. Fakat yazarların hayatları ve duygularından bütünüyle soyutlanmış, Amerikalıların ‘yeni eleştiri’, Rusların ‘formalizm’ dediği laboratuvar tekniğini uygulamak suretiyle, romanların ruhunu anlamak noktasında bizi hep bir parça tatminsiz bırakıyor.

Örneğin Nabokov’un Lolita’sının meşhur açılış sahnesini ele aldığı yere bakalım. Lodge’un burada üç farklı paragrafı oluşturan üç farklı retorik biçimi hakkında yazdıları ne kadar yerinde olsa da, sahip olduğu perspektif Nabokov’un kitabın açılış sahnesini bu şekilde yazmaktaki amacının üç farklı retorik üslup kullanmaktan ibaret olduğunu ima ediyor. Bir başka deyişle, deneyimi tamamen dışarıda bırakan, metne rasyonel bir sistem olarak bakan bu perspektif, metni bütünüyle yazarın farklı söz sanatlarını uyguladığı bir uzam olmaya indirgiyor.

Buradan bakıldığında Kurgu Sanatı’nın roman yazmaktan ziyade roman okumak için iyi bir rehber olduğu söylenebilir. Zaten Lodge’un hiçbir yerde okuruna roman yazdırmak gibi bir taahhüdü yok. Yazarımız bir öğretmen edasıyla konuşmuyor. Daha çok elindeki tabağıyla karşımıza geçmiş, hazırladığı elli parçalık ziyafetin öğelerini mideye indirmemizi bekleyen bir aşçıya benzetebiliriz kendisini. Mutlaka başka bir benzetme yapmamız gerekiyorsa Kurgu Sanatı’nı İyi İş’ten Yazar, Yazar’a, Yerleri Değiştirme’den Düşünce Balonları’na Lodge’un çok matrak ve ilginç roman dünyasına bizi götürecek bir aperatif olarak görebiliriz.

[Kurgu Sanatı, David Lodge, çev. Aytaç Ören, Hece Yayınları, 288 s., 20 TL.]

19 Temmuz 2013 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı

No comments: