Polisiye romanın gümüş kuğusu


Geçen sene deniz kenarında bir şezlonga uzanmış John Banville’in kitaplarını okuyordum. Bir üçleme oluşturan Güneş Tutulması, Kefen ve Eski Işık, Proust’un veya Joyce’un modernist romanlarını getiriyordu akla. Hem iddialı bir mimarisi vardı bu kitapların hem de oldukça geniş bir karakter galerileri. Büyük temalarla uğraşıyorlardı ve başladıkları andan itibaren saksıyı çalıştırmamızı şart koşuyorlardı. Bu yaz kendimi yine Banville kitaplarıyla başbaşa bulunca aklıma bu üçleme geldi. Lakin bu defa okuduğum kitapların üzerinde John Banville değil, romancının takma adı yazılıydı: Benjamin Black.

Her cümlesini kılı kırk yararak kurduğunu, Flaubert gibi romanlarını acılar içinde bitirdiğini her fırsatta ballandıra ballandıra anlatan Banville’in icat ettiği bir yazar karakterinden bahsediyoruz. Yalnızca polisiye kitaplar yazıyor Black; Gümüş Kuğu onun imzasıyla yayımlanan serinin ikinci kitabı. Hikaye ilk sayfasından itibaren yakanıza yapışıyor, sonuna gelinceye kadar sizi rahat bırakmıyor. Bunun nedeni Banville’in (pardon, Black’in) polisiyenin olayını çözmüş olması. Dublin’de bir hastanede patoloji uzmanı olarak çalışan kahramanımız Quirke çok gizemli bir tip. Ona güvenmek zorundayız fakat tekinsiz kişiliği, karanlık geçmişi ve ailesiyle, özellikle de kızı Phoebe’yle ilişkisi onu güvenilmez kılıyor. Bu güvensizlik duygusu yüzünden kendi aklımıza ve algılarımıza güvenmemiz şart. Bu da her bölümü daha dikkatli okumamıza sebep oluyor.

Daha ilk bölümde Quirke kusurlu bir hafızası olduğunu ifşa ediyor. Billy Hunt isimli bir adam ona eski arkadaş olduklarını anlattığında Quirke onu tabii ki de hatırladığını söylüyor. Gerçekte ise bu adamın kim olduğunu çıkaramıyor bir türlü. Hunt karısı Deirdre’nin intihar ettiğini, polisin otopsi yapmaya hazırlandığını söyleyip ondan bir ricada bulunuyor: karısının cesedine otopsi yapılmasını engellemesini istiyor.

İlk başta ona tuhaf gelen bu istek üzerine kafa yorduğunda Quirke’in fikri değişiyor. İntihar eden kadının cansız vücudu üzerinde oynanmasını istemeyen adama saygı duyuyor. Bir yandan da olayı araştırmaya koyuluyor. Deirdre kimdir, nasıl biridir, öğrenmek istiyor. ‘Gümüş Kuğu’ adlı bir güzellik salonu açtığını keşfediyor. Deirdre’nin buradaki ortağı Leslie White oldukça gizemli bir tip; doğal olarak Quirke’in ilgisini çekiyor. White’ın karısı Kate’le tanıştığında ise kendini tuhaf bir ilişkinin ortasında buluyor. Bu arada Quirke, kendi kızı Phoebe’ye bu intihar olayını anlatıyor. Phoebe, Gümüş Kuğu’nun müşterisi olarak önce çok şaşırıyor sonra da Deirdre’nin hikayesini araştırmaya koyuluyor. Günlerden bir gün yolu Leslie White’la kesişiyor.

Banville kitabı üç farklı perspektifle kurmuş. Quirke gibi kızı Phoebe’nin yaşadıklarını da kendi bakış açısından okuyoruz. En ilginci ise Deirdre’nin perspektifini okuduğumuz bölümler. Hikayenin şimdiki zamanında öldüğünü bildiğimiz Deirdre’nin onu acı sonuna götüren karakterlerle nasıl tanıştığını, onlarla neler yaşadığını adım adım anlatan bu bölümlerde sayfaları hızla çeviriyoruz.

Zaten kitaba bir bulmaca havası katan şey tam da bu bakış açıları. Deirdre’nin yaşadıklarını biz bilsek de Quirke bilmiyor mesela. Phoebe, Quirke’in gördüklerindne bihaber; Deirdre’ye dair edindiği bilgilerdeki eksikleri ise ancak ölen kadının bakış açısı doldurabiliyor. Bu parçalara bölünmüş anlatım biçimi, aslında basit olan hikayeyi daha lezzetli kılmış. Ancak Gümüş Kuğu’nun asıl takdire şayan özelliği, güzel çevirisinin de yansıttığı etkileyici anlatımı. Sanki James Joyce daktilonun başına geçmiş de bir polisye roman yazayım demiş. Dublin şehri nasıl Ulysses romanında sokakları, pub’ları, hastane binaları, parklarıyla gözümüzün önünde canlanırsa Gümüş Kuğu da bizi bu şehirde bir yolculuğa çıkarıyor. Mekan, sürükleyici hikayenin her bölümünde ön planda. Quirke sigarasının dumanını üfleye üfleye olayı çözmeye çalışırken onu hep gözümüzün önünde canlandırabilmemizin sebebi de bu. Bir sahnede köprünün ortasında durup durum değerlendirmesi yapıyor, biten sigarasını suya fırlatıyor. “Bunu yenilecek bir şey sanan bir martı, ardından pike yaptı. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi.”

Ancak bu tür ‘felsefi‘ gözlemler ve sahneler kitabı güzel kılan pek çok farklı niteliğin yalnızca ufak bir bölümünü teşkil ediyor. Bu Eco’nun, Calvino’nun yazdıkları gibi felsefi, postmodern bir polisiye roman değil. Daha çok türün Highsmith gibi ustalarına selam gönderen bir kitap. Enerjisini polisiye hikayeyi bahane ederek Çehov veya Tolstoy usulü karakterler yaratma işine harcıyor. Şehri ve karakteri bu kadar etkileyici biçimde yaratması neticesinde Gümüş Kuğu’yu bitirince insan serinin diğer kitaplarını da hemen okumak istiyor. Geçen sene Banville’in ‘sanatsal’ üçlemesini okurken hissettiğim duygunun bir benzerini bu polisiye kitapları okurken hissetmem de bu yüzden. Neresinden girerseniz girin bu labirentte gezinmeye devam etmek, Quirke ve onun tuhaf dostları arasında, Dublin sokaklarında yürümek istiyorsunuz.

[Gümüş Kuğu, Benjamin Black, çev. Levent Göktem, Kırmızı Kedi, 286 s., 20 TL]

Ödüllü romanı film oldu
John Banville’in muhtemelen en ünlü kitabı olan Deniz geçtiğimiz günlerde film uyarlamasıyla seyirci karşısına çıktı. Edinburgh Uluslarası Film Festivali’nde prömiyerini yapan film Eylül ayında sinemalarda gösterilmeye başlayacak. Dul bir adam olan Max’ın çocukluğunda yaz tatillerini geçirdiği mekana geri dönüp hatıraları arasında yaptığı yolculuğu anlatan romanın film uyarlamasını Stephen Brown yönetmiş. Oyuncu kadrosunda Ciarán Hinds, Charlotte Rampling, Natascha McElhone, Rufus Sewell gibi yıldızların olduğu filmi biz de muhtemelen yakında bir festivalde izleriz. 2005 yılında İngiltere’nin en prestijli edebiyat ödülü Booker’ı kazanan Deniz’in Türkçesi Can Yayınları etiketi ve Hasan Kaya çevirisiyle yayımlanmıştı.

Quirke dizi oluyor
Çekimleri geçtiğimiz Kasım ayında Dublin’de başlayan ve Mart ayında sona biten Quirke, BBC’nin hazırladığı ve sonbaharda yayımlayacağı yeni dizinin adı. Benjamin Black polisiyelerinin kahramanı Quirke’i Gabriel Byrne’ün canlandırdığı dizinin senaristi, televizyon aleminin en büyük yazarlarından Andrew Davies. En son Kevin Spacey’nin başrolde olduğu ve ilk bölümlerini David Fincher’ın yönettiği House of Cards uyarlamasıyla övgü toplayan Davies, 1950‘lerde geçen dizinin her bölümünde Quirke’i hem bir cinayet olayıyla karşı karşıya bırakıyor hem de onu kendi kişisel hayatının bu olayla ilişkilerini sorgularken resmediyor. 90 dakikalık üç bölümden oluşan dizinin bölüm adları ‘Christine Falls’, ‘The Silver Swan’ ve ‘Elegy for April’. Banville, “karakterim Quirke’in Gabriel Byrne tarafından canlandırılmasından çok heyecanlıyım, mükemmel bir seçim,” diyor ve Davies’in senarist olarak seçilmesinden duyduğu memnuniyeti de dile getiriyor.

Benjamin Black kitaplarının tam listesi
Günahların Gölgesi (2006)
Gümüş Kuğu (2007)
The Lemur (2008)
Elegy for April (2010)
A Death in Summer (2011)
Vengeance (2012)
Holy Orders (2013)
2014 yılında ise “bir Philip Marlowe romanı” olarak tarif edilen The Black-Eyed Blonde yayımlanacak.

No comments: