Bir şehri sevmekle başlar her şey


Hesap ödemekten nefret eden bir arkadaşım var. Parasızlık yüzünden değil, yanlış anlaşılmasın. Bilakis kendisinin oldukça zengin biri olduğunu söyleyebilirim. Onun dayanamadığı şey, hesap isteme ritüelinin kendisi. Garsonu çağırmaktan, onun elinde tahta kutusu ya da ufak deri dosyasıyla gelmesini beklemekten, kredi kartını çıkarmaktan, garsonun POS cihazını uzatmasından, kartı makineden geçirirken başında durmasından ziyadesiyle sıkılıyor. Sıkıntısının zirve yaptığı nokta ise şifresini yazarken garsonun kafasını başka bir tarafa çevirdiği an. Bu esnada nedenini bilmese de utandığını söylüyor ve hesap ödemenin kartla veya banknotlarla yaptığımızdan daha kolay bir yolunun icat edilmemesinden şikayet ediyor. Aslında "Ediyordu," demeliydim. Çünkü Amerika'da yeni yaygınlaşmaya başlayan Square Wallet isimli bir sistem, dostumun derdine derman olmuş gibi görünüyor.

Sistem basit: Starbucks'a giriyor, latte'nizi söylüyor, iPhone'unuzda Square Wallet uygulamasını açıp kasanın yanındaki okuyucuyla telefonunuzu bir saniyeliğine yüz yüze getiriyorsunuz. Ne bozuk paraları cebe sıkıştırma derdi ne PIN kodu yazarken arkadakileri bekletme tedirginliği. Kasa dediğimiz sistemi anlamsız hale getirecek harika bir buluş. Üstelik arkasında tanıdık bir isim var: Twitter'ın mucidi Jack Dorsey.

Size bir sır vereceğim. Dorsey lüzumsuz muhabbetlerden hoşlanmıyor. Çocukluk yıllarında konuşma bozukluğundan mustarip bir çocuktan bahsediyoruz. Hayatta en çok sevdiği şeylerin yürüyüş yapmak ve güzel bir manzara önünde kendi düşünceleriyle yalnız kalmak olduğunu anlatan birinden. Bu, Twitter ve Square'in arkasında nasıl bir beyin olduğunu anlamak için iyi bir başlangıç noktası. Dorsey geçen ay Amerika'nın önde gelen haber programı 60 Minutes'ın konuğuydu ve hiç de konuşma bozukluğu olan birine benzemiyordu. Mesafeli, düşünceli ve çekingen olduğu belliydi. Ama kendini konuşarak ifade etmek konusunda hiçbir sıkıntısı yoktu. İç huzurunu kimilerimiz yoga yaparak kimilerimiz kitap okuyarak sağlıyor, Dorsey ise huzuru Twitter'ı icat etmekte bulmuş.


Çocukluğunda Dorsey'nin en büyük tutkusu trenler ve haritalarmış. Sonra telsizlere merak salmış. Zamanını polis frekansını dinleyerek geçiriyormuş. İnsanların birbirleriyle iletişim kurarken Faulkner veya Proust cümleleri değil, kısa mesajlar kullandıklarını idrak etmiş. Sürekli olarak nereye gittiklerini, ne yapacaklarını rapor ediyorlarmış. Dorsey bu mesajlar sayesinde şehri zihninde canlandırmaya çalışmış. Vanity Fair'e verdiği bir söyleşide, ambulanslar ve polis arabalarının şehirdeki hareketini bir haritaya işaretlediğini anlatıyor, "Şehirde işlerin nasıl yürüdüğünü bir oyuna dönüştürmeyi istiyordum," diyor.

Trenler, polis arabaları ve ambulanslardan sonra sıra taksilere gelmiş. Dorsey şoförlerin telsizle gittikleri yerleri nasıl kısa ve net bir biçimde ifade ettiklerini görmüş, bunları birer haiku'ya benzetmiş. Ayrıca gittiği her yerde cep telefonuyla kendi kendine notlar tutuyormuş artık. Bu notları birer günlük sayfası gibi bir araya getiren bir program yazmış. 2000 yılı Temmuz ayında bir akşam bu sistem sayesinde insanlara tıpkı polis arabalarının, ambulansların ve taksilerin yaptığı gibi nerede olduğunu ve ne yaptığını ilan etmeye karar vermiş. Artık tuttuğu notlar otomatik olarak bütün arkadaşlarının e-posta adreslerine gönderiliyormuş. Twitter'ın temelleri bu şekilde atılmış.

Baudelaire gibi hayatının ilhamını modern şehirde bulmuş biri var karşımızda. Ancak dış görünüşü bir şairden çok bir filozofu andırıyor. Dorsey'nin kişiliği, sıklıkla mukayese edildiği Apple'ın 2011 yılında ölen kurucusu Steve Jobs'la taban tabana zıt. Yöneticilik ona göre değil mesela. Ne Jobs gibi bir şovmen ne de onun pazarlama dehasına sahip. San Francisco merkezli yeni şirketi Square'in ofisinde bırakın odayı, kendine ait bir masası bile yok. 60 Minutes'a ortalıkta bulduğu boş bir masaya geçip iPad'iyle çalışmaya başladığını anlatıyor. Lakin tüm bu gösteriş sevmeyen haline karşın son zamanlarda daha çok insan içine çıktığını yazıyor gazeteler. Apple'ın kurucusunun hayatını anlatan jOBS isimli filmde ünlü mucidi canlandıran Ashton Kutcher'la iyi dost olduklarını biliyoruz mesela.

Dorsey'nin 2010 yılında kurduğu şirketi Square'de bu nevi şahsına münhasır adamın pek çok ilginçliği başrolde yine. iPhone'a takılan kare şeklinde bir cihazla her telefonu bir POS cihazına dönüştüren ve daha sonra kartsız para transferini mümkün kılan Wallet uygulamasını piyasaya süren Square'in kullanıcılarına telefonla yardım eden bir müşteri hizmetleri hattı yok mesela. Bunun yerine şikayetlerinizi Twitter'dan mention yaparak yazmanız gerekiyor. Evet, iş şirket-müşteri ilişkilerine geldiğinde bile, Dorsey kendi çekingenlik standartlarını muhafaza etmekte kararlı hâlâ.

Annesi onun her şeyi
Annesi Marcia Dorsey'nin Twitter'ın mucidinin hayatında özel bir yeri var. Kadın ufak bir kahve dükkanı işletiyormuş ve günlerden bir gün bir bilgisayar programcısı dükkanına gelip eleman aradığını söylediğinde ona oğlundan bahsetmiş. 15 yaşındaki Jack de ilk işini böyle kapmış. Aradan geçen yıllarda anneyle oğlun arasından su sızmamış. Hatta Twitter'ın kısmen ona (ve sürekli çocuklarına ne yaptıklarını soran annelere) bir armağan olduğu bile söylenebilir. @jack adıyla her sabah kendisine (ve tüm dünyaya) neler yaptığını anlatan Jack Dorsey'nin annesi, Twitter sayfasındaki tanıtım bölümüne şöyle yazmış: "@jack'in annesi... Bu beni Twitter'ın anneannesi mi yapıyor şimdi?"

New York'a belediye başkanı olmak istiyor
Dorsey ne kadar mütevazı biri gibi görünse de hayatta bundan sonra yapmak istediği şey sorulduğunda "New York belediye başkanlığı!" diyecek kadar da hırslı biri. Bir zamanlar haritalar ve telsizlerle büyük şehirleri inceleyen çocuk, şimdi onu yönetmeyi kafasına koymuş. Konuyu şehrin şu anki belediye başkanı Michael Bloomberg'le konuştuğunu, kendisini hayatta en çok heyecanlandıran şeyin bir şehrin enerjisi olduğunu söylüyor. Dorsey'nin çocukluğunda SimCity oynayıp oynanamadığından emin değilim. Ama pekala da oynarmış, hem de epey iyi oynarmış gibi geliyor.

No comments: