Bir beyefendinin portresi


1889 yılının son günleri. Amerika’da yayımlanan edebiyat dergisi Lippincott’s Monthly’nin editörü, Londra’da yaşayan iki yazarı Langham Oteli’nde akşam yemeğine davet ediyor. İçeride şık giyimli insanlar var; editörün yanına önce İrlandalı konuğu, Oscar Wilde oturuyor. Karşısına geçen kişi ise bir İskoç: Arthur Conan Doyle. Yazarlar yayın aleminin en nüfuzlu editörlerinden birinin ağzından duydukları sözlerden büyüleniyor. Ne de olsa adam Lippincott’u İngiltere’ye getirme projesinden bahsettikten sonra kendilerine birer roman siparişi veriyor, teslim tarihi ve kitapların uzunluğu konusunda da birkaç laf ediyor. Emir büyük yerden olunca Wilde ve Conan Doyle da haliyle heyecanlanıyor. O akşam kalp çarpıntısı eşliğinde yataklarına yatıyor, başlarına gelen tatlı olayı düşünerek uykuya dalıyorlar.

Şubat 1890. Conan Doyle “The Sign of Four” adını verdiği ve ünlü dedektifin maceralarını anlattığı ikinci Sherlock Holmes romanını Lippincott’s dergisine yolluyor. Birkaç ay sonra ise Wilde’ın gönderdiği paketin içinden kalınca bir zarf çıkıyor. Sayfaların en üstte duranında, Dorian Gray’in Portresi yazıyor.

Bu hikayeyi, hem en sevdiğim yazarlardan ikisini aynı masaya oturttuğu için seviyorum hem de yıllardır dönüp dolaşıp maceralarını okuduğum iki edebi kahramanın kaderlerini böyle tatlı bir biçimde kesiştirdiği için. Henüz edebiyat ajanlarının ortaya çıkmadığı ve editörlerin yayın dünyasındaki en kuvvetli figürler olduğu o günlerde, birbirinden gündüzle gece kadar farklı iki yazarı, daha muhafazakar Arthur Conan Doyle ile daha radikal Oscar Wilde’ı aynı masada oturttuğu için de seviyorum bu hikayeyi. Conan Doyle’un hatıralarında okuduğum günden bu yana tarif ettiğim yemek sahnesi aklımdan hiç çıkmadı ve bir dönemin yazarlık, yayıncılık kültürünü temsil eden bir hikayeye dönüştü.

Sonra, bir başka hikaye geliyor. Bu seferki bir romandan. Julian Barnes’ın “Arthur ve George” kitabından. Arthur, bugün dizilere, yeni Sherlock hikayelerine ilham veren yazarımız Conan Doyle’dan başkası değil. George ise Hindistan doğumlu genç bir avukat: George Edalji. Kendisi bir İngiliz vatandaşı. Vatandaş olmasına vatandaş da, ancak ikinci sınıf bir vatandaş. Oturduğu evin yakınındaki birkaç çiftlik hayvanı öldürülünce polis olayı araştırmaya koyuluyor. Ellerindeki kanıtlara kafalarındaki önyargılar ekleniyor, Edalji “hayvan katili” diye yaftalanarak gözaltına alınıyor.

Sherlock Holmes hikayelerini okuyanlar bilir. Scotland Yard’daki resmi polislerle dedektifimiz arasında tatlı bir rekabet, ince bir kıskançlık ve gizli bir öfke vardır hep. Holmes onları yeterince zeki bulmaz, onlar da Holmes’u işinin ehli saymazlar. Arthur Conan Doyle içinse, bir Britanya vatandaşının haksız yere, sırf başka bir ülkede doğmuş olduğu için şüpheli olarak görülmesi, yalnızca zeki olmamakla açıklanamayacak bir durumdu. Ülkesindeki insanlara ayrımcılık yapılması onun gururunu incitmiş, bunu Britanyalılığa sürülmüş bir leke olarak görmüştü.


“Jingoist” denilen ve sonraki on yıllar boyunca Pakistanlıları, Hintlileri ve Müslümanları hedef almaya, onlara sokakları dar edip evlerini ateşe vermeye devam edecek kişilerin dar kafalılıkları, önyargıları ve ırkçılıkları Conan Doyle için zeka, hoşgörü ve mantık kullanarak yanlışlanması gereken bir probleme dönüştü. Jingoist’ler bağırmayı, hain ilan etmeyi, sokakta adam dövmeyi biliyordu en iyi. Conan Doyle ve Holmes ise, sorunları soğukkanlılık, sebat ve azimle çözmeyi.

Holmes’unkinin edebi kahramanın onu yaratan yazardan daha ünlü olduğu ilginç vakalardan biri olduğunu hepimiz biliriz (genelde Pinocchio ya da Peter Pan gibi çocuk edebiyatından kahramanların yazarlarının başına gelen bir şeydir bu). Conan Doyle yaşadığı dönemde ne kadar başarılı olmuş, yazdıklarından ne kadar çok para kazanmış olsa da, ondan geriye nüfus cüzdanındaki isimle soyaddan ziyade kendi yarattığı kahramanın adı kalmıştır.

Editörüyle bir akşam yemeğinde buluşup ondan kitap siparişi alan, haksızlığa uğradığına inandığı beş parasız bir avukatın adını temize çıkarmak için yıllar boyu mücadele eden, ispirtizmaya, tıbba ve her türlü suç olayını çözmeye meraklı bu adamı sevmek için pek çok sebep var. Ama Radikal Kitap’ın editörü Derviş Şentekin geçen hafta beni arayıp Berrak Göçer’le birlikte çevirdiğimiz ve birkaç gün önce açıklamalı notlarıyla basılan yeni “Sherlock Holmes’un Maceraları” kitabına dair bir şeyler yazmamı istediğinde, benim aklıma bunlar geldi. Size bu özel edisyonun içindeki binlerce ayrıntıdan, çizimden, grafik ve resimden, hikayedeki en ufak eşyanın üzerine geniş bir ışık düşüren akademik dikkatten de bahsedebilirdim. Ama sonra düşününce Holmes’un sevgili dostu Watson gibi bir adım geriye çekilmek, eski kafalı biri gibi daha az modern şeylerden, mesela Conan Doyle’un ne kadar beyefendi biri olduğundan bahsetmek geldi içimden.

12 Nisan 2013 tarihli Radikal Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: