Amerika’da yeniden dirilen bir Lazarus


Genç bir adam yanında bir mektupla kapının önünde durmuş, bekliyor. Olaylar Chicago’da, şehrin en kalburüstü mahallelerinden birinde geçiyor, yıllardan 1908. Genç adamın adı Lazarus: hani şu öldükten sonra Hazreti İsa’nın dirilttiği adamınki gibi. Bir hizmetçinin açtığı güzel sokak kapısının arkalarında bir yerde, evin sahibi bir aşağı bir yukarı yürümekte. Kendisi mühim biri, Chicago şehrinin emniyet müdürü. Herhalde bu yüzden, ziyaretine gelenlere hep biraz şüpheyle bakılıyor. Kapı açıldıktan ve solgun yüzlü, anarşist görünümlü Lazarus’la karşılaştıktan sonra anında işkilleniyor müdür bey. Kendisine verilen mektupta ne yazdığına filan hiç bakmadan çevreye konuşlanmış ekibinden (annesinden, şoföründen, yardımcılarından) destek geliyor. Lakin onlara ihtiyacı yok adamın, zira ziyaretçisini iki saniyede dertest ediveriyor. Elleri arkada birleştirilmiş haldeyken Lazarus kendisine doğru koşturan ciddi suratlı adamlara bakıyor, onlar tarafından delik deşik edilmesinden hemen önce.

Aleksandar Hemon’un bu ay Türkçesini okuma imkanına kavuştuğumuz romanı Lazarus Projesi, işte bu çarpıcı sahneyle açılıyor. Bir yanıyla bu bir resimli roman: Velibor Božović’in her bölümün başına yerleşmiş fotoğrafları, kitabın olmazsa olmazı. Resimli olduğu kadar otobiyografik bir kitap da bu: okurken bunun göçmenler ve ev sahipleri hakkında bir tür mesel olmakla kalmadığını, yazarın kişisel tarihine de dokunduğunu hissetmeden edemiyorsunuz.

Tıpkı yazarı gibi Lazarus Averbuch da büyük acıların yaşandığı bir coğrafyanın çocuğu. Kendisi Rus göçmeni bir Yahudi. Avrupa’daki pogromlardan kaçarak gelmiş Amerika’ya. Yeni Dünya, Lazarus’u kabul etmiş etmesine de, onu önce bir “öteki” olarak yaftalamış güzelce. Zaten Lazarus o yıllarda bilimsel ırkçılığın gördüğünde bir defter açıp not düştüğü özelliklerin çoğuna sahip: “semitik”, Doğulu bir görüntüsü var, ari ırklarınki gibi sağlıklı, besili, Herkül vücutlu değil. Ayrıca parası pulu yok, ki bu da zaten onun Darwinci “en iyi olma mücadelesi” içindeki başarısızlığının, düşük ırksal özelliklerinin bir göstergesi.

İşledikleri cinayete kulp bulmaya çalışan polis, yine dönemin bilimsel ırkçılığının mantığına uyan keşifler yapmaya koyuluyor. Lazarus’un Avrupa’dan gelmesi, Amerika’ya yabancı olması, sol görüşe sempati besleyen bir arkadaşıyla takılması, birlikte belli siyasi toplantılara katılmaları, bu toplantılarda dönemin anarşist figürü Emma Goldman’dan hep övgüyle bahsedilmesi, onun emniyet müdürünün evine yaptığı ziyareti şüpheli kılmaya yetiyor da artıyor bile. Yaz kızım: “Anarşist Yahudi genç, polis müdürünü öldürmeye çalışırken ölü ele geçirildi.” Konu kapanmıştır.

Fakat Hemon’un haydi olay bitti dağılın denilerek vaktinden önce kapatılan dosyaları, netameli konuları açmak gibi kötü bir huyu var. Nasıl olmasın ki? Kendisi de Amerika’ya göçmen olarak gelmiş biri sonuçta. Yıl 1992. İlk romanını 26 yaşında yazan Bosnalı genç bir gazeteci olarak Washington’a iniyor Hemon. Ülkesinde silahlarıyla askerler düşman haklama peşinde. Washington’da ise insanların birbirleriyle sakin, dostane ilişkiler kurduklarına tanık oluyor Hemon. Bunları not ediyor bir kenara. Lakin kısa bir süre sonra Sırplar’ın Saraybosna’yı işgal ettiğini yazıyor gazeteler. Böylece onun Washington’da bulunmasının anlamı da yüz seksen derece değişiyor.

Ülkesi Bosna’dan gelen karanlık haberleri, grenli video görüntülerini yansıtan televizyon ekranlarına şaşkınlıkla bakıyor. O anda idrak ediyor bir daha ülkesine geri dönemeyeceğini. En azından bir süreliğine Amerika’da yaşayacağını. İstese de istemese de burada kendisine yeni bir hayat kurmak zorunda kalacağını.

Ve kuruyor da. Birkaç hafta sonra döneceğini sanarak gittiği Amerika’da tam sekiz yıl kalıyor, memleketine de ancak Slobodan Milošević’e birileri dur diyebildikten sonra (ama kendisi Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne teslim edilmeden önce) gidebiliyor.

Yeni hayatında Greenpeace için çalıştığını, sandöviç hazırlayan bir yerde mesai yaptığını, kitap sattığını, ders verdiğini biliyoruz. Ne ailesinden kalan yatları, katları olduğunu ne de yakınlarının onu maddi olarak desteklediklerini biliyoruz. Cesur yeni dünyada sevdiklerinden, en yakınlarından tamamen koptuğunu, telefon açıp konuşmaya çalıştığı aile üyelerinin seslerini duymayı beklerken hep ulaşılamıyor mesajlarıyla karşılaştığını da biliyoruz. Böylece Hemon en iyi bildiği şeyi yapıyor, yeniden yazmaya başlıyor. Ama bu defa İngilizce. Tıpkı kendi ülkesinde yaşanan benzer karmaşaların ardından bu dilde yazmaya başlayan Nabokov veya askerlik hizmetinden ve otokratik Rus hükümetinden kaçıp İngiltere’ye sığınan Conrad gibi o da bir dile, bir yabancı dile sığınıyor.

Lakin Hemon dünkü çocuk değil. Ana dilinde romanlar yazmış, kendini zaten romancı olarak inşa etmiş biri (bu açıdan bakınca Conrad’dan çok Nabokov’a benziyor). Çat pat konuştuğu İngilizce dilinde roman yazmanın meşakkatli iş olduğunun da farkında. Lakin insan bu, kafaya koydu mu her şeyi yapar. Hemon da ilk öyküsünü yazmak ve yayımlatmak için üç sene uğraşmış. Sabırla, metanetle, kelime üzerine kelime koyarak İngilizceye hakim olmuş. Nihayet New Yorker’a, Amerika’da bir öykü yayımlayabileceğiniz en yüksek tepeye ulaştığında, sene 1999‘muş. Eleştirmenler hep bir ağızdan İngilizcenin yeni Nabokov’unu selamlamışlar.

Kendisinden bir asır önce yaşamış Lazarus’un hikayesini anlatmak için 2000‘lerin başında bir yolculuğa çıkan anlatıcımız, Hemon’a epey benziyor gerçekten de. Amerika’ya göç etmiş, bir gazeteye yazılar yazıyor, bir yandan da kitap projelerine verilen bursların peşinden koşuyor. 2004 yılında kendini Glory Vakfı isimli fiyakalı bir kurumun yöneticileriyle önce aynı masada sonra bir dans pistinde buluyor. Pistte flaşlar patlıyor ve anlatıcımızın gözleri fotoğraf makinesinin arkasında eski bir Saraybosnalı dostunun, Rora’nın yüzünü seçiyor. Buluşuyor, litrelerce kahve içiyor, eski günleri yadediyorlar. Sonra Lazarus hakkındaki kitap projesini yazmak için beklediği para çıkınca, anlatıcımızla Rora uçak biletleri alıp yollara düşüyorlar. Pek çok soruya cevap arıyorlar ama bunlardan yalnızca tek bir tanesinin bile bu benzersiz kitabı merak ettirmeye yeterli olacağını düşünüyorum. Lazarus’un getirdiği mektupta ne yazıyordu?

Avrupa’nın en iyi hikayeleri ona emanet 
Okurlar olarak son üç senedir, artık yalnızca yeni romanlarıyla değil, editörlüğünü yaptığı “Best European Fiction” dizisiyle de Hemon’un yayıncılık faaliyetlerini takip ediyoruz. Dalkey Press’in yayımladığı bu seri için Avrupa’da o yıl yayımlanmış öykülerin en güzellerini seçiyor Hemon, usta çevirmenlere emanet ettiği metinleri İngilizce konuşulan dünyaya takdim ediyor. Böylece “yabancılar ayağıma gelsin, benim dilimi konuşsun” kafasındaki Amerikalılar, onlarla aynı dili (İngilizce) konuşmayanlarla aslında aynı dili konuştuklarını idrak ediyorlar. Proje güzel düşünülmüş, güzel uygulanmış. Bu kitap serisine giren Türkiyeli bir yazar olması da (2011 yılındaki Zafiyet Kuramı adlı öyküsüyle Ersan Üldes) bizim açımızdan ayrı bir güzellik tabii.

[Lazarus Projesi, Aleksandar Hemon, çeviren: Seda Çıngay, Everest Yayınları]

12 Nisan 2013 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: