Amerikan Güzeli


Oscar Wilde 1882 yılında bir gemiye bindi; İngiltere’de başlayan uzun yolculuğun ardından New York'a ayak bastığında karşısına çıkan gümrük memuruna söylediği ilk şey şu oldu: "deham dışında beyan edecek hiçbir şeyim yok".

Tıpkı Mustafa Kemal'in çocukluğunda bir tarlada kargaları kovalaması veya Newton'un kafasına düşen elmadan ilham alarak yerçekimini keşfetmesi gibi, bu hikayeyi de çoğumuz bir şekilde duymuşuzdur. Nereden duyduğumuzu hatırlamadığımız hikaye, bir illüstrasyonun sadeliğine sahiptir ve bu yüzden de mükemmeldir. Pek azımız onun doğruluğundan şüphe eder. Oysa şehir efsanelerinin ve atasözlerinin yaygınlığına ulaşmış bu sahne, ilk defa 1912'de, Wilde'ın ölümünden 12, Amerika'ya yaptığı seyahatten 30 sene sonra biyografi yazarı Arthur Ransome'ın bir kitabında yer alan kulaktan dolma bir bilgiden ibarettir. Ransome, Wilde’ın böyle bir şey “söylediğinin söylendiğini” yazar. Ama gerçekleri kim ne yapsın, hayatı güzelleştiren şey hikayelerdir! Wilde’ın sanat görüşünü de, Amerika’da kavuştuğu ve hayatı boyunca onu tanımlayacak ünü de bu olay kadar iyi tanımlayan başka bir şey yoktur herhalde.

Amerikan İç Savaşı üzerine kitaplar yazan ve Military Heritage dergisinin editörlüğünü yapan Roy Morris, yeni kitabı Declaring His Genius'a bu hikayeyi anlatarak başlıyor. 260 gün süren ve Wilde’ın Birleşik Devletler’deki bütün eyaletlerde toplam 140 adet konuşma yaptığı, 24 bin kilometre yol katettiği yolculuğunun hikayesi bu. Wilde’ı 1960’larda Liverpool’dan çıkıp Amerika’yı keşfeden Beatles’la karşılaştıracak kadar bugünün perspektifiyle yazılmış, bu yüzden de ilginç. “Frank Sinatra, Elvis Presley, Beatles, Bob Dylan, Andy Warhol, Marilyn Monroe, David Bowie, Madonna veya Lady Gaga’dan çok önce Oscar Wilde kendi çağının kolektif bilincine damga vurdu ve bunu ilk başyapıtını yazmadan önce yaptı,” diyor Morris.

Wilde bu başarıyı kısmen bugün “self-promotion” diyerek küçümsenen (uygulamayanına ise nadiren rastlanan) bir yeteneğe sahip olmasına, bunu kendi sanat görüşünün bir parçası olarak kullanmasına borçlu. Doğallık, dürüstlük, samimiyet, hakiki olmak, gerçek duygular gibi geleneksel olarak “iyi” kabul edilen şeylere savaş açan bir hareketin temsilcisi olan bu yazarı, bu tür değerleri başaşağı çevirmekteki hüneriyle severiz zaten. Sanat eserleri konusunda “insan ya bir sanat eseri olmalıdır ya da bir sanat eseri giymelidir” gibi bir lafı söylemesindeki cesarettir bize onu sevdiren.

California’dan Texas’a, New York’tan Amerika’nın Orta Batı eyaletlerine madencilerle, ev kadınlarıyla, sempozyum basan öğrencilerle, en ücra kasabalarda kendisinden evlerinin dekorasyonu konusunda tavsiyeler isteyen teyzelerle konuşa konuşa, hem onlara Oxford yıllarında inşa ettiği “züppe” kişiliğini sunmuş Wilde, hem de kendine yeni, ayakları yere basan, hayata dair boş inançlarından arınmış bir kişilik inşa etmiş. Yaşama ateşli bir ateist ve cumhuriyetçi olarak başlayıp inançlı bir Katolik olarak ölen Wilde’ın hayatının bu en hareketli, renkli ve komik dönemini tatlı tatlı anlatıyor Morris, bir yandan da yazarın bilek güreşi ve içki içme konusundaki maharetinden Amerika’ya dair gözlemlerine pek çok ilginç sahne sunuyor bize.

Memleketine dönmeden evvel, “Konuştuğumuz dil bir yana bırakılırsa, bugünlerde İngiltere ile Amerika arasında hiç fark kalmadığı kanaatindeyim,“ demişti Wilde. En azından böyle dediği rivayet ediliyor.

14 Mart 2013 tarihli Milliyet Kitap'ta yayımlanan yazı

No comments: