50 yıldır New York Review of Books

5 Şubat 2013 akşamı New York’taki Town Hall’da verilen davette ihtiyar bir adam vardı. Konuklar gibi o da sahnedeye yerleştirilmiş sandalyelere bakıyordu. Yedi adet sandalye vardı ve bunlar o gece ellinci yıldönümünü kutlayan bir derginin kurucularını temsil ediyordu: romancı Norman Mailer’ı, eleştirmen Mary McCarthy’yi, şair Robert Lowell’ı, romancı ve eleştirmen Elizabeth Hardwick’i, ikisi de editör ve yayıncı olan Barbara ve Jason Epstein’ı. Yaşlı adamın çok yakından tanıdığı bu insanlardan kendisi dışında yalnızca biri (Jason Epstein) hayattaydı. Birkaç dakika sonra sandalyelerden birine oturup kalabalığa bakan ve başarısının tadını çıkaran kişi ise Robert B. Silvers’dan başkası değildi.

Silvers elli yıldır aynı işi yapıyor. Yarım asırdır her gün aynı ofise gidiyor ve ilk defa 1963 yılının Şubat ayında yayımlanan The New York Review of Books’un (NYRB) yeni sayısının editoryal işleriyle uğraşıyor. Haftada yedi gün, geceyarılarına kadar çalışmasıyla ünlü. Ofisteki dolabına portatif bir yatak koymuş, işi bitmezse orada kestiriyor. Sonra kalkıp yeniden bilgisayarın başına geçiyor. Hayatını bütünüyle bir işe adamak böyle bir şey olmalı. Silvers’ın ortaya çıkardığı ürün ise birkaç kişinin değil, her ay binlerce insanın hayatını değiştiriyor.

1929 yılında doğmuş Silvers. Chicago Üniversitesi’nde okuduktan sonra Paris’e gitmiş. Bir dönem Amerika’nın en önemli edebiyat dergilerinden Paris Review’ın bu şehirdeki editörlüğünü üstlenmiş, ayrıca bir süre Harpers dergisinde çalışmış. Ülkesine geri döndüğünde ise Silvers karmaşık bir dünyayla karşılaşmış. Matbaacıların genel grev yaptığı, gazetelerin basılmadığı günlermiş bunlar. Böyle bir atmosferde yedi kişilik arkadaş grubu, Hardwick ve Lowell’ın evlerinde buluşmuş. Yemek masasının çevresine oturmuş, yeni bir dergi çıkarmayı hayal etmişler. “Bizim gibi insanları mutlu edecek bir dergi yapmalıyız,” diyerek çıkmışlar yola. İnsanların matbaacılar grevi yüzünden gazete okuyamadığı o günlerde Amerikan halkına farklı bir şey sunacak, kitaplardan bahsedeceklermiş.

Böylece ortaya New Yorker'ın “tarihte bir derginin çıkardığı en iyi ilk sayı” olarak tarif ettiği bir dergi çıkmış. İlk sayının yazarları arasında Susan Sontag, W.H. Auden, Norman Mailer, Gore Vidal, Adrianne Rich, William Styron gibi dönemin en yaratıcı düşünür ve sanatçılarından bazıları varmış. “Okura Not” başlıklı yazıda editörler şöyle yazmış: “The New York Review of Books, bu kış yayımlanan ilginç ve önemli kitaplardan bazılarına dair eleştiriler sunuyor size. Lakin yalnızca New York’taki matbaacılar grevinin yarattığı boşluğu doldurmayı amaçlamıyor, editör ve katılımcıların Amerika’da ihtiyaç duyulduğunu düşündüğü tür bir edebiyat dergisi olma iddiasını da taşıyor. Derginin ilk sayısı, bu kış yayımlanmış kitapların hepsini, hatta önemli olanların tamamını kapsama iddiasında değil... Yazarlar bu sayıya kısa bir süre içinde, para beklentisi olmadan yazdılar; editörler zamanlarını bu işe vakfettiler; projeye sermaye olmadan giriştik, matbaacılara ödemeyi de yayıncılardan aldığımız reklamlarla yaptık.” Yüz bin basılan ilk sayının ardından Kasım ayından itibaren dergi on beş günde bir yayımlanmaya başlamış.


Truman Capote’den Saul Bellow’a, Hannah Arendt’den Vaclav Havel ve Aleksandr Soljenitsin’e pek çok büyük yazar dergiye katkıda bulunmuş aradan geçen elli yılda. Silvers başarısının sırrının ipuçlarını Financial Times’daki bir söyleşisinde veriyor. Her yazının editörlüğünü bizzat kendi yapıyor, gecenin bir yarısında veya dini bayramlarda onlara gönderdiği uzun notlarla yazarlarla iletişimini hiç koparmıyormuş.

NYRB’nin partisine bilet parası olan 20 doları veren herkes katılabiliyordu. Üstelik ortalıkta John Banville gibi derginin düzenli yazarları dolaşmıyordu yalnızca, ekibiyle çekim yapan tanıdık bir yönetmen, Martin Scorsese de müdavimi olduğu bir derginin tarihindeki bu önemli anı belgeliyordu. Daha önce bir Rolling Stones belgeseli çekmişti Scorsese. Zaten yalnızca bu bile hikayeyi güzelce özetliyor: Rolling Stones müzik dünyası için neyse, New York Review of Books da dergi dünyası için o.

Halil Berktay: Tiryakisiyim, çantamdan ayırmıyorum
“Galiba 1997’den beri, yani şöyle böyle 15 yıldır, artık düzenli okuyucusuyum. Meslekî yayınlar dışında (veya belki onlar da dahil) en çok sevdiğim dergi diyebilirim. Bir yandan, dar anlamıyla akademik-profesyonel değil; dolayısıyla sınırlı bir uzmanlığa hitap etmiyor. Diğer yandan, üst düzey, kültürlü ve entellektüel bir ‘genel (?) okuyucu’ için, çeşitli alanlara ilişkin, zihinsel içeriği çok yüksek, kapsayıcı ve derinlikli bilgi, analiz ve eleştiriler -- daha doğrusu ‘bilgi taramaları’ sunuyor. Böylece, sanat ve edebiyat, insan ve toplum bilimleri ön planda olmakla beraber, kâh doğa bilimlerine kâh hukuka doğru da genişleyen bir ortak alan yaratıyor.

Üstelik bunu, faraza The New Yorker gibi tümüyle serbest denemeler (free essays) yoluyla da değil, ya da meselâ The New Republic gibi doğrudan politikaya yoğunlaşarak da değil, çok büyük ölçüde kitaplardan hareketle yapıyor. Resmî adıyla The New York Review, genişletilmiş The New York Review of Books başlığının da yansıttığı gibi, aslen yeni yayınlar âlemine demirlemiş, dünya ve evrenle ilişkisini kitaplar üzerinden kuran bir dergi. Öte yandan burada kısa ‘kitap tanıtımları’ (book reviews) değil, çok daha geniş ‘eleştirel kitap denemeleri’ (book essays) söz konusu.

Geçmişte Tony Judt ve Charles Rosen; bilim konularında Freeman Dyson ve Richard Lewontin; hukukta Dworkin; güncel tarih sorunlarında Timothy Garton Ash, Ian Buruma, Anne Applebaum ve Orlando Figes; Antikite için Mary Beard; sanatta Ingrid Rowland; ekonomide Paul Krugman; edebiyat yazılarıyla Joyce Carol Oates; ABD siyaseti hakkında Michael Tomasky ve daha niceleri… Büyük bir zenginlik. Aynı zamanda, iyi ve güzel yazmanın ne demek olduğunun en seçkin örnekleri.

Tiryakisiyim. Sabah ve akşam servislerinde üniversiteye gidip gelirken de çantamdan hiç ayırmıyorum. Ama tabii asıl daha uzun yolculuklar için ideal. Bir İstanbul-New York veya İstanbul-Boston uçuşu, genellikle iki-üç sayı ediyor.”

Hasan Bülent Kahraman: 30 yıldır okuyorum
“NY Review of Books ile ilk kez ne zaman karşılaştım, aklımda berrak bir anı olarak mevcut. Başka bir çok şey gibi onu da Ankara’daki Amerikan Kütüphanesi’nde görmüştüm ilk kez. Ne yalan söyleyeyim, o ilk buluşmada ilgimi öyle pek de fazla çekmedi. Derginin değerini, anlamını önemsemesine önemsedim ama o dönemde benim dünyaya baktığım pencereyle derginin perspektifi tam manasıyla uyuşmuyordu. Fakat sonradan hem ben New York’a gidip oradaki entelektüel çevrelerle temas edince hem kişisel tercihlerim daha kapsamlı, analitik, kuramsal ve uzun yazılara dönünce, dergi gözdelerim arasına girdi. Şimdi kutlanılan 50 yılın hiç değilse 30 yılı bende saklıdır. Bugün dünyayı izlemenin en önemli araçlarından biridir NY Review of Books. Bir yazıyı okuyup bitirince insan bilmesi gereken neredeyse her şeyi öğrenir. Tabii, bunu sağlayan derginin arka planında yer alan müthiş editoryal çabadır. Bir yazı gönderilince öyle hemen çıkmaz o dergide. Fakat yayınlandığı gün, konunun en temel metinleri arasında yer alacaktır. Çok yaşasın!”

No comments: