Zincirsiz'den başka kaybedecek bir şeyi yok


Quentin Tarantino’nun yeni filmi Zincirsiz’de pek çok gergin sahne var. Daha hikayenin en başında Jamie Foxx’un canlandırdığı Django’yu ve diğer köleleri satın alan Speck biraderlerin, üzerinde kocaman bir diş bulunan gizemli bir at arabasıyla karşılaştıkları sahne mesela. Ya da Leonardo DiCaprio’nun oynadığı kafatasçı çiftlik sahibi Calvin’in ceset avcısı Doktor Schultz’a “evimden ayrılmadan evvel elimi sıkacaksın arkadaş!” dediği sahne. Ama bunların hiçbirini izlemek Tarantino’nun filmi tanıtmak için yaptığı söyleşiler kadar germiyor insanı. Ben Zincirsiz’i hep Tarantino’nun ondan bahsederken zincirlerini kırarak gazetecilerle kavga ettiği film olarak hatırlayacağım.

Tarih 10 Ocak. Amerikan tarihindeki en büyük ikinci okul katliamının Connecticut'daki Sandy Hook'da gerçekleşmesinin üzerinden bir ay bile geçmemiş. Genç bir adamın altı yetişkini ve yirmi çocuğu öldürüp intihar ettiği trajedinin ardından gündemde bir yandan Obama’nın silah satışlarına denetleme getirme planları, diğer yandan şiddetin yüceltilmemesi için devlet ve sinema sektörünün yaptığı görüşmeler var. İşte tam böyle bir ortamda Tarantino, Londra’daki bir otel odasında İngiliz televizyon kanalı Channel Four’un ünlü ismi Krishnan Guru-Murthy’nin karşısındaki bir sandalyeye oturuyor. Hint asıllı, 1970 Liverpool doğumlu Guru-Murthy, gayet cool bir arkadaş. Hükümet ve muhalefeti zor sorularla terletmesiyle ünlü. Tarantino’ya her zamanki sakin tavrıyla neden şiddet içeren filmler yapmaktan hoşlandığını sorarak başlıyor sohbete.

Yerinde bir soru bu. Zincirsiz’de Doktor Schultz’un Django’yu kurtardığı başlangıç bölümünden Tarantino’nun bizzat yer aldığı final sahnelerine dek onlarca insan ve hayvan öldürülüyor, çiçekler ve duvarlar vücutlardan fışkıran kanla boyanıyor. Django’nun baş aşağı asılıp işkence gördüğü bölümler, yönetmenin önceki filmleri Rezervuar Köpekleri ve Ucuz Roman’daki benzer sahneleri getiriyor akla. Zaten Tarantino da şiddeti sevdiğini kabul ediyor ve cevap olarak şöyle diyor: “Bu Judd Apatow’a ‘neden komedi yapmayı seviyorsunuz?‘ diye sormaya benziyor. Sonuçta bu şekilde iyi bir film yaptığımı düşünüyorum. Bir sinema salonunda oturup izlerken sizi rahatlatan vahşi sahneler izliyorsunuz... Bu bir fantazi, gerçek hayat değil ki. Gidip seyrediyorsunuz. Bir kung-fu filminde adam lokantaya girer, yüz kişiyi haklar. Ve bunu izlerken eğleniriz!”


Buraya kadar her şey yolunda. Ama Guru-Murthy “peki sinemadaki şiddetten zevk almakla gerçek hayattaki şiddetten zevk almak arasında bir bağlantı olmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?” diye sorduğunda Tarantino’da asabiyet belirtileri baş gösteriyor. “Bana böyle bir soru soramazsınız, sorunuzu reddediyorum,” diyor önce. Neden soramazmış? “Sorunuzu reddediyorum da ondan. Ben sizin köleniz değilim. Siz de benim efendim değilsiniz. Siz bu şarkıyı çalıyorsunuz diye onunla dans edecek halim yok. Ben maymun değilim ki.”

Kalkan kaşları ve şaşkın bakışlarıyla Tarantino’yu süzen Guru-Murthy sakin gözükse de, belli ki son zamanların en kanlı filmlerinden bazılarını çeken bu adamla şiddet meselesini konuşmaktan derin bir haz alıyor. Bu minvalde birkaç soruyu daha dinledikten sonra Tarantino’da film kopuyor: “Ben buraya filmimi satmaya geldim yahu. Burada filmin reklamını yapıyoruz sadece, başka bir şey yaptığımızı düşünmeyin,” deyiveriyor.

Böyle bir lafın gazeteciyi düşürdüğü konum epey sıkıntılı. Pek çok yönetmenle (bunlar arasında gergin filmlerin yönetmeni Michael Haneke de var) söyleşiler yapan film eleştirmeni ve Sabah yazarı Esin Küçüktepepınar’a bir gazeteci olarak bu tür durumlara tepkisini sordum. Tarantino’ya toplumsal bir sorumluk yüklemenin abesle iştigal olacağını, sanatçının böyle bir borcu olmadığını söylüyor Küçüktepepınar: “Zincirsiz'in vizyona girmesiyle örtüşmesinin talihsizliği elbette ki saldırının içeriğiydi.” Sonra da “Meseleyi sinema gibi popüler bir mevzuya bağlamak işin kolaycı ve magazinsel tarafı bence,” diyor. Küçüktepepınar’a göre kölelik tarihini anlatan filmin konusuna getirdiği yaklaşım da zaten bir tanıtım stratejisinin parçası.


“Tarantino'nun soruyu geçiştirmeyi veya yanıt verememeyi tercih etmesi de sunucunun ısrar etmesi de doğal bence. Sonuçta her ikisi de 'iş' yapıyorlar. Gelgelelim bu sohbette Tarantino'nun çileden çıkarak 'Ben buraya filmimin reklamı için geldim, hadddini bil' kıvamındaki sözleri çok acıklı. Bu saldırının mantığı yok bir kere. Aşağılayacağım derken aslında kendini aşağılamış oluyor Tarantino. Çünkü ‘reklam yapmanın da bir bedeli var. Bedava olmaz, karşılığını ver!' demezler mi adama? Herhangi bir ilan verdiğinizde ücretini ödemek zorundasınız. Eğer reklam ve tanıtım için size söz veriyorlarsa bunun karşılığını vermek zorunludur. Zaten büyük ihtimal adamcağız bu mecburiyet ve tanıtım turundan yorulduğu için zıvanadan çıkmış. Filmine nazire ‘ben senin kölen değilim' sözleri de karşısındakini ezmeye çalışan, kolaycı bir ağız dalaşına teşne laflar.”

İşin belki de en ilginç boyutu, bu tartışmanın bize Hollywood ünlüleriyle söyleşi yapmanın artık tamamen ticari bir iş haline geldiğini hatırlatması. Gazetecinin işi kendisine biçilen rolü oynamak, fazlası değil. Tarantino sinirlenerek bu sistemdeki rolleri ifşa ettiği için hayırlı bir iş yapmış bile olabilir. “Ben senin kölen değilim” diyerek gerginlik mi yaratıyor, yoksa zaten mevcut ama gizlenmiş olan bir gerginliği açığa mı çıkarıyor? Tarantino’yu seviyorsak bu soruları bize filmlerinde (ve söyleşilerinde) sordurduğu için de seviyoruz.


“Ne düşündüğüm sizi ilgilendirmez”
ABD Başkan yardımcısı bugün film endüstrisindeki insanlarla şiddet hakkında görüşecek...
Benim bu konudaki duruşumu biliyorsunuz zaten.
Gerçek şiddetle sinemadaki şiddet arasında bağlantı olmadığını söylüyosunuz. 
Evet.
Ama neden böyle bir ilişki olmadığını anlatmadınız. 
Bu konuda ne düşündüğüm sizi hiç ilgilendirmez!
Ama size sormak istediğim... 
Hayır dedik ya! Kessenize şunu artık.
Fakat bir sinemacı olarak sorumluluğunuz... 
Hayır, istemediğim hiçbir şeyi açıklama sorumluluğum yok.
Bana değilse de hayranlarınıza açıklasanız... 
Bunu son yirmi yıldır kaç defa açıkladım. Sırf sizin program rating alsın diye kendimi tekrar edecek değilim!
(Krishnan Guru-Murthy’nin Channel Four News söyleşisinden)

“Bunu sizi başlattınız”
Filmde Django dışındaki siyah karakterler pasif ve köle gibi resmedilmişler. 

Ee köleler de ondan! Beyaz üstünlüğünün olduğu bir sistemdeki kölelerden bahsediyoruz. Yani size hiç katılmıyorum, Broomhilda’nın pasif olduğunu mu düşünüyorsunuz gerçekten?
Oldukça sessiz bir tip. 
Yanılmıyorsam ilk gördüğümüzde kendisi kaçmaya kalkıştığı için bir dolaba kapatılmıştı.
Evet. Tabii. 
Hayır hayır hayır. Bunu siz başlattınız, tamam mı? Eğer yanılmıyorsam bir sahnede onu kaçarken görüyoruz, sonra da yakalanıp cezalandırılıyor.
Tabii. Bağırıyor filan. Anlıyorum. Kaçmaya çalışıyor. 
Evet ve bu da bir köle davranışı değil, onun tam tersi.
(Francine Stock’un BBC Film Programme söyleşisinden)


"Birbirimize cep numaralarımızı vermedik"
 Tarantino, hayatta en çok sevdiğim filmlerden en az ikisinin yönetmeni. Ucuz Roman'dan ezbere alıntılar yapabilir, her akşam Kill Bill Vol 2'yi seyredebilirim. Bu yüzden modern sinemanın en iyi diyaloglarından bazılarını yazan Tarantino'nun söylediği sözlerin beni biraz hayal kırıklığına uğrattığını söylemeliyim. Daha önce kimse bana "ben senin kölen değilim, sen de benim efendim değilsin. Ben maymun değilim," gibi laflar etmemişti. Eminim ki yorgundu. Uçağı önceki gece inmişti Londra'ya. PR'cı kadın odadaki klima sesi problem olur mu diye sorunca 'boşver televizyon röportajı bu, önemli bir şey değil' demişti. Filme gelen eleştirilerden nefret ettiğinden eminim. Spike Lee filmi görmeden eleştirmişti mesela... Benim açımdan sorun Tarantino'nun tutarsız olması. Kölelikten ciddi bir mesele olarak bahsetmekten memnun ancak mesele sinema ve gerçek hayattaki şiddetten zevk almaya gelince tavrı değişiyor. Merak ediyorsanız, söyleşiyi yarıda bırakıp gitmedi. Bununla birlikte daha sonra birbirimize cep telefonu numaralarımızı vermediğimizi de söylemeliyim.
(Krishnan Guru-Murthy'nin Tarantino söyleşisinden sonra yazdığı yazıdan)

2 Şubat 2013 tarihli Sabah Cumartesi'de yayımlanan yazı.

No comments: