Üçüncü Richard'ın Washington seferi


"Paradan çok daha değerlidir iktidar. Para, 10 yılda dökülmeye başlayan uyduruk bir binaya benzer en fazla. İktidar ise asırlardır ayakta duran o eski taş yapıdır." Bu sözler bir Shakespeare karakterine değil, Kevin Spacey'nin House of Cards'ta canlandırdığı Francis Underwood'a ait. Underwood Kongre üyesi. ABD başkanına seçim kazandıran kampanyanın mimarı. Lakin başkandan fena bir kazık yiyor. Hep hayalini kurduğu dışişleri bakanlığı rolü ona değil, bir başkasına veriliyor. Underwood da kendi kendine yemin ediyor. Kapalı kapılar ardında iş çevirecek, rakiplerini eleyecek, adım adım kendisinden esirgenen makama ulaşacak. 13 bölümlük bu dizi, bir David Fincher projesi ve şubat ayının başından beri herkesin dilinde. Kimileri House of Cards'ın Amerikan siyaseti ve Washington'daki dalaveraları ifşa etme biçimine şapka çıkarıyor. Diğerleri Hollywood'un en büyük isimlerinden olan Fincher ve Spacey'nin televizyon âlemine girişini gösteri dünyasındaki önemli bir iktidar değişimi olarak görüp olaya buradan yaklaşıyor. Ne de olsa House of Cards, sinema sektörünün en yaratıcı isimlerinden üçünün (Fincher, Spacey ve senarist Eric Roth) uzun zamandır küçümsenen televizyonu yeniden keşfetmelerinin, onun kendilerine sunduğu yeni olasılıklardan faydalanmalarının bir ürünü.


Her şey bundan 24 yıl önce başladı. Yıl 1989. Muhafazakar İngiliz siyasetçi Michael Dobbs, House of Cards isimli bir roman yazıyor. Bugün Lordlar Kamarası'nda ülkesinin siyasi hayatına hizmetlerini sürdüren Dobbs, İngiltere'nin eski başbakanlarından Margaret Thatcher'ın danışmanlığını, metin yazarlığını, sonra da muhafazakar parti grup liderliğini yapmış. Westminister ve İngiliz siyasetine dair bilgisini yansıttığı roman çok beğenilince, BBC'den uyarlama siparişi gelmiş. Böylece usta senarist Andrew Davies ile Shakespeare oyuncusu, büyük tiyatrocu Ian Richardson'la kafa kafaya vermişler. Romanın başkarakteri Francis Urquhart'ı Kral Üçüncü Richard'a benzeyen, kötücül, güç bağımlısı, iktidar için her şeyi yapabilecek biri olarak resmetmişler. Tiyatrodaki 'soliloquy' (monolog) tekniğini de katmışlar işin içine. Böylece Hamilton, parlamentoda dalavereler çevirir, zayıflıklarını bildiği milletvekilleriyle gazetecileri parmağında oynatırken, bir yandan da kameraya bakarak seyircilere uyguladığı planlarını anlatmış.

Elbette bu karakterin ilham kaynağını gözümüz bir yerden ısırıyor. Kevin Spacey geçen yıl İstanbul'a gelip Sam Mendes yönetiminde Üçüncü Richard'ı canlandırmıştı. Kamburu çıkmış, yetersiz ama hırslı, dertli ve çok öfkeli bu karakteri canlandırırkenki enerjisi, unutulur cinsten değildi. Kral Üçüncü Richard'dan esinlenilerek yaratılmış Francis Urquhart'ı, Underwood adıyla Amerikan siyasetine uyarlayan bir dizide Spacey'ye rol verilmesi, bu yüzden şaşırtıcı gelmiyor.

Underwood karakterinin en büyük özelliği, insanların zayıf noktalarına çok iyi vakıf olması. Milletvekilleri, medya mensupları ve toplumun her kademesinde tanıdığı insanların para kazanma, güç edinme ve egolarını pohpohlama isteklerini çok iyi teşhis etmiş. Başarıya ulaşmak için yapacaklarının sınırsız olduğunu da. Onun işi, bu ilişkileri yönetmek, insanların kariyer ve gelecekleri üzerine hesaplar yapmak. Bunun için gerekli karakter özelliklerine sahip: Soğukkanlı, duygularını belli etmiyor. Dizinin ilk bölümünde bir otomobilin çarptığı köpeğin başında durup bize döndüğü sahne mesela. Underwood burada hayatta iki tür acı olduğunu anlatıyor: "Bazı acılar sizi güçlü kılar, diğerleri ise lüzumsuz hale getirir. Benim lüzumsuz şeylere tahammülüm yok." Bunu söyledikten sonra köpeğin boynunu kırıyor.

Robin Wright'ın canlandırdığı karısıyla ilişkilerinde ise edebiyatın ünlü çifti Macbeth'leri hatırlatan bir yan var. Karı koca iktidar yolunda birbirlerinin sadakatsizliklerine, oyunlarına göz yumuyor, böylece daha da güçleniyorlar. House of Cards'ı izlerken, geçen hafta İngiltere'de, Leicester şehrindeki bir otoparkın altında bulunan kemiklerin kendisine ait olduğu kesinleşen Üçüncü Richard'ı hatırladım. Acaba 2013'te beklenmedik biçimde gündeme yerleşen kral, gelecekte bir değil iki TV dizisine ilham kaynağı olacağını bilse, ne hissederdi?


Başkanlığa uymamış
House of Cards'ın İngiliz ve Amerikan versiyonlarını karşılaştıran sinema eleştirmeni Ali Arıkan, dizilerin gösterime girdiği günlerde Britanya ve ABD'nin içinde bulunduğu duruma bakmak gerektiğini hatırlatıyor. House of Cards'ın orijinalinin ilk bölümü, 18 Kasım 1990'da yayınlanmış, 10 gün sonra Margaret Thatcher Muhafazakar Parti liderliğinden ayrıldığını açıklamıştı. "İngiltere 1997'ye kadar devam eden muhafazakar bir sisin altındaydı o günlerde," diyor Arıkan. "2013'ün ABD'si ise farklı. 'Umut' sloganıyla başa gelen Obama, bir liberallik timsali. Orijinal House of Cards gerçek hayatla örtüşen bir parodiydi; Amerikan versiyonu ise gerçekle bağdaşmayan bir siyaset hicvi. Kurumsallaşmış politikanın felsefi sorunlarını eleştiriyor." Arıkan, bloglar, text mesajları, Twitter'a göndermelerle yeni dizinin tam anlamıyla 'zeitgeist'ı (dönemin ruhunu) yakaladığını söylüyor: "İki dizinin de ana fikri, politika ve hırsın insan ruhunu çürüttüğü. Ama buna farklı yerlerden yaklaşıyorlar. Orijinal versiyon çok daha iyi. Çünkü hikaye, parlamenter sistem için biçilmiş kaftan. Tek adama bağlı başkanlık sistemine ise tam olarak uymuyor."

İstatistikler yalan söylemez
House of Cards'ın bütçesi tam 100 milyon dolar, yani bu yılın en önemli Oscar adayı Lincoln'ün neredeyse iki katı. Fincher ve ekibi, bahsi geçen parayı, bu tür büyük dizi prodüksiyonlarını yayınlayan HBO veya AMC gibi kanallar yerine Netflix'ten almış. Peki, Netflix neden bu işin içine girmiş? Fincher, Oscar ödüllü filmi Benjamin Button'ı bitirdikten sonra House of Cards'ın orijinalini izlemiş. Yanında Benjamin Button'ın senaristi Eric Roth ve Spacey ile Netflix'e gittiklerinde şirket onlara "13 bölüm çekin, sonra 13 tane daha çekersiniz. Size güveniyoruz, işinize karışmayacağız," demiş. Bu güvenin basit bir nedeni var: İstatistikler. Netflix izleyicileri arasında, Fincher'ın yönettiği ve Spacey'nin rol aldığı yapımların izlenme oranı çok yüksekmiş. Ayrıca dizinin orijinal BBC versiyonu Netflix'te gösterildiğinde çok ilgi görmüş.

Herkesin Brütüs olduğu bir ortam
SABAH yazarı Emre Aköz, geçtiğimiz perşembe günkü yazısında House of Cards'ın Türkiye siyasetini anlamakta da faydalı olduğunu belirtmişti. Aköz, dizideki Washington'ı "Herkesin Brütüs olduğu bir ortam," olarak tarif ediyor. Baş karakter Underwood'u tanımlarken ise şöyle diyor: "Bir kurttan daha tehlikelisi, yaralı bir kurt olsa gerek."

Bir günde 13 bölüm birden yayınlandı
Her hafta dizinin yeni bir bölümünü izlemeye alışkın seyircileri House of Cards'ta büyük bir sürpriz bekliyordu. Fincher ve ekibi 1 Şubat itibariyle dizinin ilk sezonundaki 13 bölümü Netflix platformu üzerinden aynı anda yayınladı. Bu da ABD'de insanların evlerine kapanıp 'House of Cards maratonları' düzenlemelerine neden oldu. 13 bölümü ilk bitiren kişi olmak için yarışan izleyicilerin ödülü, hikayenin bütün ayrıntılarını öğrenmekti elbette. Türkiye'de salı akşamları saat 22.45'te DiziMax'te yayınlanan diziyi daha ilk haftasında bitiren ABD'lilerin yeni sezon için beklemeleri gerekecek. Ama o kadar uzun süre değil. Fincher ve ekibi, şu anda dizinin 13 bölümlük ikinci sezonunu tamamlamak için uğraşıyor.

Medyaya da eleştiri var 
Underwood'dan sonra dizinin en kritik karakteri, Zoe Barnes isimli genç gazeteci. Washington Post'vari bir gazetede çalışan Barnes'ın çok okunan bir blog'u var, Twitter'ı etkili biçimde kullanıyor ve basılı gazeteciliğin ölmek üzere olduğunu düşünüyor. Kendisine hakaret eden patronuna "Bir kişiye ettiğin lafın binlerce kişiye gittiği bir dönemdeyiz" diyecek kadar sosyal medyanın potansiyelinin farkında. Editörü ondan haftalarca çalışılmış, eski usul uzun makaleler beklerken o iki saatte en çok tıklanacak haberi yazıp siteye yüklüyor. Tabii bu onu Underwood için 'faydalanılacak bir gazeteci'ye de dönüştürüyor. Fincher bu rolü Ejderha Dövmeli Kız'da oynattığı Rooney Mara'nın ablası Kate Mara'ya vermiş.

9 Şubat 2013 tarihli Sabah Cumartesi'de yayımlanan yazı.

No comments: