Diktatörün gölgesinde yaşamak


Genç bir kadın düşünün. Komünizm yıllarında Romanya’da bir Alman ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Ülkesinin durumu pek de parlak değilmiş. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gizli polis birimi Securitate, Romanya’nın ekonomisini zor kullanarak kolektifleştirmiş, şirketlerin mal varlıklarına el koymuş. Devlet düşmanı ve “parazit” olarak görülen kişiler hapsedilip öldürülüyor ve ülkenin gri gökyüzünde hâlâ bir diktatörün, komünist parti başkanı Çavuşesku’nun gölgesi dolaşıyormuş. Kadın, diktatörün her tarafta gördüğü resimlerinden de, ülkesinin dünyadan soyutlanmış yoksulluğundan da bıkmış. Üstelik yazar olduğu için kadının hayatı daha da zormuş. Yazdığı kitaplarda sisteme aykırı bulunan kısımlar sansürleniyormuş mesela. Baskı ve ölüm tehditlerinin hayatı çekilmez kıldığı bir gün, kadın “demokratik dünya”ya kaçmaya karar vermiş. Yıl 1985. Çavuşesku ve karısının idam edilmesine daha dört yıl var. Cesaretini toplayıp Batı Almanya’ya giden kadının gözleri, Berlin’in renkleriyle kamaşmış. “Yalnızca gri” olarak tarif ettiği kendi ülkesinden çok farklıymış burası. Birbirinden farklı renklerde yüzlerce dergiye, vitrine, elbiseye bakmış ve “benim yerim burası” demiş. Böylece Herta Müller, bir daha dönmemek üzere Berlin’e yerleşmiş.

Yıl 2009. Nobel Edebiyat Ödülü’nün Müller’e verildiği açıklanıyor. Ama Stockholm’de yapılan açıklamadan önce de pek çok kişi Müller’in olağanüstü edebi yeteneklerinin farkında. Ödülü yalnızca Romanya’daki diktatörlüğü anlattığı için almadığı biliniyor. Köklerinden koparılmanın, ülkesiz bırakılmanın ve sürgünde yaşamak zorunda kalmanın ruhunu edebi bir formda ifade ettiği için ödüllendiriliyor Müller. Siren Yayınları’ndan çıkan Tek Bacaklı Yolcu, onun bu ruhu en yoğun biçimde anlattığı romanlarından.

35 yaşındaki İrene, ismi söylenmeyen bir Doğu bloğu ülkesinin Karadeniz’e bakan bir kasabasında yaşar. Buraya tatile gelen bir Alman öğrenciye aşık olur. Bir süre sonra Batı Almanya’ya iltica etmeye karar verir İrene ama onu havaalanında sözleştikleri gibi Franz değil, Franz’ın kızkardeşinin arkadaşı Stefan karşılar. İrene kendini Stefan ve Franz arasında bölünmüş halde bulur. Stefan’ın arkadaşı Thomas’la tanıştıktan sonra İrene üç erkek arasında bocalamaya başlar.


Diktatörlük rejimlerinin kurbanlarını rahat bırakmamak gibi kötü bir huyu var. İrene de Berlin’de mültecilerin kaldığı bir hostelde ve şehrin sokaklarında dolanırken sıklıkla geçmişi hatırlıyor. Üstelik demokratik dünya onun gibilere çok da iyi muamele etmiyor. İrene devlet yardımı ve vatandaşlık almak için Alman bürokrasisiyle mücadele ederken bunu acı bir biçimde öğreniyor.

Günlerden bir gün İrene Berlin’de yeni bir daireye taşınıyor. Ancak geçmiş günlerin gölgeleri, yeni hayatında da dolaşmaya devam ediyor. İrene’nin bütün gün bir inşaat iskelesinin üzerinde çalışan bir işçiyi izlediğini okuyoruz. Bu göbekli adama bakarken diktatörlüğün hatıraları onu esir alıyor. Müller, İrene’nin yabancılaşma hissini bize geçirmeyi başarıyor. Örneğin kadının işaret parmağıyla ilişkisini anlattığı şü cümlelere bakın: “Kapıları, ahizeyi, çatal bıçağı, sigaraları ve anahtarı tutarken başparmağını ve ortaparmağını kullanıyordu İrene. İşaretparmaklarını dokunduğu nesnelerden uzak tutuyordu. Nesneler İrene’nin işaretparmaklarını aramıyordu. Değişmişlerdi. İrene’nin işaretparmakları gereksizmiş gibi davranıyorlardı. Birkaç gün sonra işaretparmakları İrene’yi rahatsız etmeye başladı. İşe yaramaz hale gelmekle kalmamışlardı. Aynı zamanda öteki parmaklardan daha çirkin ve daha yaşlı hale gelmişlerdi.”

Tek Bacaklı Yolcu’nun en çarpıcı yanı, biçimi. Kısa cümlelerden oluşmuş bir roman bu. Pek çok paragraf tek cümleden ibaret. İlk başlarda kitabın içine girmeyi zorlaştıran bu teknik insana bir köşe yazısı okuyormuş hissi veriyor. Ancak yavaş yavaş bu tercihin arkasında çok farklı bir neden olduğunu anlıyoruz. Hikayesi anlatılan İrene’nin bilinci aniden belirip kaybolan anlarla, görüntülerle örülmüş. Burada karmaşık uzun cümlelere, paragraflara yer yok. İrene’nin yeni yaşantısı, bir belirip bir kaybolan, garipsediği ama alışmaya çalıştığı şeylerle biçimleniyor ve Tek Bacaklı Yolcu boyunca buna tanıklık ediyoruz.

Kitapta sıklıkla karşımıza çıkan kabusları gerçeklerden ayırmak kolay değil. Geçmiş bir dizi hayalet gibi İrene’yi ziyaret ediyor. Bir sahnede bir yüz gördüğünü düşününce korkuya kapılıyor: “İrene görmek istemiyordu onu: Diğer ülkedeki diktatörün karısı, Rosa Luxemburg’a benziyordu. Rosa Luxemburg’un yüzünün lanetiydi bu. Diktatörün karısı bu yüzü çoktan yaşlılığa taşımıştı. Kadın diktatördü o. Akşamları diktatörün yanında, villanın içinde dolaşıyordu.”

Tek Bacaklı Yolcu’yu bitirirken insanın aklına bir başka Nobel ödüllü yazarın, William Faulkner’ın o meşhur sözü geliyor. “Geçmiş asla ölmez, hatta geçmemiştir bile.” Zaten korkutucu olan şey tam da bu. Berlin’e gelmiş, ondan uzaklaşmış, kaçmış da olsa diktatörün gölgesi İrene’yi dünyanın her yerinde takip etmeyi sürdürecek.

Fabrikada çevirmenlik yaptı
İsveç Akademisi daimi sekreteri Peter Englund, Müller için “çok farklı ve özel bir dil kullanıyor; bir diktatörlükte büyümeye ve kendi ailesinde yabancı olmaya dair hakiki bir hikaye anlatıyor bize,” demişti. Günter Grass’ın 1999 yılında Nobel almasından bu yana ödülü kazanan ilk Alman Müller oldu. Romanya’nın Almanca konuşulan Nitzkydorf kasabasında doğan Müller’in babası Nazilerin askeri birimi SS’de görev yapmış. Annesi ise Sovyetler Birliği’ne, Ukrayna’daki bir çalışma kampına sürülmüş. Müller, Romanya’da muhalif yazarlar ve düşünce özgürlüğü savunucularından oluşan Aktionsgruppe Banat adlı bir gruba katılmış, bir yandan da bir fabrikada çevirmen olarak çalışmış. 1987 yılında Almanya’ya geldikten sonra da muhalif kimliğini kaybetmemiş. Devletle işbirliği yapan Doğu Alman yazarları eleştirmiş, Doğu Almanya şubesiyle birleştiği için üyesi olduğu PEN’den istifa etmiş.

"Pişman olacaksın, seni bir nehre atıp boğacağız"
Tehnometal isimli bir traktör fabrikasında üç yıl boyunca çalışan Müller, burada Alman Demokratik Cumhuriyeti, Avusturya ve İsviçre’den gelen traktörlerin kullanım kılavuzlarını çeviriyormuş. “İki yıl boyunca büroda dört muhasebeciyle birlikte çalıştık. İşçilerin maaşlarını hesaplıyorlardı, ben de koca koca teknik terim sözlüklerine bakıp duruyordum. Bu işlerden hiç anlamıyordum. Sözlükte üç, dört hatta bazen yedi farklı tanım görünce fabrikaya gidip işçilere danışıyordum. Üçüncü yılımda şirketin yöneticisi beni biri Fransızcadan diğeri İngilizceden çeviri yapan iki kişinin yanına gönderdi. Bunlardan biri, bir Securitate muhbiri olduğunu öğrencilik yıllarımda bile bildiğim bir profesörün karısıydı. Daha sonra gizli polis memuru Stana, ofiste çalışmaya devam edebilmem için beni bir dizi sınava sokmaları gerektiğini söyledi. Onu iki defa reddettikten sonra da şöyle dedi: “Pişman olacaksın, seni bir nehre atıp boğacağız.”

914 sayfalık dosya
Romanya devletinin güvenlik şebekesi Securitate’ın yetkilileri, Herta Müller’in bir yalancı olduğunu, onu hiçbir zaman takip etmediklerini, Müller hakkında hiçbir zaman dosya tutmadıklarını söylemişlerdi. Ancak 2009 yılında Alman Die Welt dergisine yazdığı yazıda Müller dahil olduğu Aktionsgruppe Banat hakkındaki devlet belgelerini bizzat gördüğünü yazdı. “Cristina ismine düzenlenmiş kendi dosyamı buldum. Üç ciltten ve 914 sayfadan oluşuyordu. 1983 yılının 8 Mart’ında açılmıştı dosya, önceki yıllara ait belgeleri de içeriyordu. Dosyanın açılma sebebi olarak şöyle yazmışlardı: ‘Kendisi ülkeye, özellikle de kasaba hayatına ait gerçekleri maksatlı bir biçimde çarpıtmaktadır.’"

[Tek Bacaklı Yolcu, Herta Müller, çeviren: Çağlar Tanyeri, Siren Yayınları]

15 Şubat 2013 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: