Aşka, güzelliğe, hastalığa dair


Sizi bilmem ama beni bir Jeanette Winterson romanı okumak kadar duygulandıran ve heyecanlandıran çok az şey var. Türkçesi geçtiğimiz günlerde yayımlanan Bedende Yazılı’yı okurken de durum değişmedi. Bu etkileyici kitabın sayfalarını çevirirken insan hem hayatının aşkıyla tanışmış gibi oluyor hem de onu kaybetmiş gibi. Kahkahaların ardından gözyaşları geliyor ve insan Winterson’ın duygularımızı nasıl bu kadar ustaca bir biçimde harekete geçirebildiğini merak ediyor.

İçtenlik? Samimiyet? İroni? Zeka? Kitabımızın kahramanında bunların hepsi yeterli miktarda mevcut. O yüzden siz de benim gibi bütün edebiyat kuramcıları ve okuldaki öğretmenlerinizin uyarılarını unutarak, bu tutkulu kitabı anlatıcısının Winterson olduğunu düşünerek okuyabilirsiniz. İsmini, yaşını, cinsiyetini bilmediğimiz bir karakterle karşı karşıyayız. Ona istediğimiz rolü biçebiliriz yani. Bizzat yazar da olabilir bu anlatıcı ses, hayal ettiğimiz en iyi aşık rolündeki kendimiz de. Ama kesin olan bir şey var. Kendine fazlasıyla güvenen, kimseden korkusu olmayan, bir kere okuyunca akıldan çıkmayan bir ses bizi avucunun içine alıyor ve oradan çıkmamıza da son sayfaya kadar izin vermiyor.

Aslında Bedende Yazılı’nın kahramanını bir “bakış açısı” olarak değerlendirmek en doğrusu. Hayata ve insanlara yönelik özel bir bakış. Pek çok erkekle ve kadınla birlikte olmuş birinin bakışından bahsediyoruz. Birlikte olduğu insanların vücutlarını birer kitap gibi okumaktan hoşlanıyor. Sürekli olarak parmaklarının hareketinden, vücutta tırmandığı tepelerden, içine girdiği çukurlardan, insan vücudunun sıcaklığından bahsediyor bize. Bir sevgilisinin saç telini bulup parmağına doluyor, bir başkasının bacağındaki tüyleri almamış olmasından büyüleniyor.
Ayakları yere basan biri. Saçmalıklarla zaman kaybetmek istemiyor. Aşıklarının vücutlarıyla kurduğu ilişkiyi sürekli olarak bize resmetmesi, anlatıcısı olduğu kitabı ilk başta bir erotik romana dönüştürüyor. Ama sayfaları çevirdikçe anlatıcının erotizmi, bir tanesini bütünüyle alıntıladığı Shakespeare’in sonelerindeki gibi kullanmakta olduğunu idrak ediyoruz. Erotizm, önce aşkın sonra da aşkı kaybetmenin bir bileşeni haline geliyor. Yaşanırken deneyim oluyor, yaşanıp bittikten sonra bir hatıraya dönüşüyor. Zaten Winterson’ın anlatıcısının Proustvari bir edası var. Bir şeyi ancak onu kaybedince hatırlamaya başlıyor. Bu hatıralar arasında kayboluyor. Sonra da onlardan bir yapıt çıkarıyor.

Tarif ettiği pek çok aşkın ardından, Louise’le tanışıyor anlatıcımız. Muhteşem bir güzelliğe sahip bir kadın bu (Winterson bir söyleşide Louise’i o zamanki kız arkadaşından ilhamla yarattığını söylüyor). Saçları içiçe girmiş kelebeklere benzeyen bu kadının, anlatıcı için bir tablodan farkı yok. Louise’in kocası Elgin bir onkolog. Karısının ondan sıkılıp anlatıcıyla birlikte olmaya başladığı ilk günlerde her şey güzel gidiyor. Fakat bir süre sonra Elgin anlatıcıyı bir kenara çekiyor, ona kötü bir haber veriyor. Louise’in ciddi bir hastalığı var.

Hikayenin gerisini anlatmak bu romanın güzelliğini bozmak olur. Şunu söylemekle yetineyim: anlatım gittikçe şiirselleşiyor, tıp kitaplarıyla şiirler arasında tuhaf bir kıvam tutturuyor. Anlatıcının duyumsal, yeniliklere aç, her gördüğü şeye metaforlarla yaklaşan bakış açısı, sevdiklerine yönelik tutku ve şefkati, sevdiği için çektiği acıya biçim vermekteki ustalığı takdire şayan. En sonuna, bir soneye benzeyen son paragrafa ulaştığımızda Bedende Yazılı karşısında gardınızı korumakta zorlanabilirsiniz. Matrak bir arkadaşınızın anlattığı acıklı bir hikaye düşünün. Kitabı bitirirken ben tam da böyle birini düşündüm ve İngiliz yönetmen Mike Leigh hakkında edilmiş şu lafı hatırladım: “Sizi o kadar çok güldürüyor ki, en sonunda ağlamaya başlıyorsunuz.” Ama burada ince bir nokta var. Çok güldüğünüz için ağlamıyorsunuz. Ağlıyorsunuz çünkü güldüğünüz her şeyin aslında ne kadar acıklı olduğunu idrak ediyorsunuz.

Eleştirmenler nefret etti
1985 yılında yayımlanan ilk romanı Tek Meyve Portakal Değildir’den bu yana Jeanette Winterson okurların çok sevdiği bir isim. Lezbiyen bir kızla içinde yetiştiği tutucu aile ortamı arasındaki gerilimleri anlatan ve Whitbread ödülü kazanan kitaptan sonra Winterson’ın Vişnenin Cinsiyeti ve Tutku kitapları yayımlandı. 1992 tarihli Bedende Yazılı ise özellikle İngiliz eleştirmenlerin sevmediği bir kitap. Eleştirmenler hikayenin sonuna kadar anlatıcının erkek mi kadın mı olduğunun gizlenişini ve anlatının fazlasıyla şiirsel dilini tek bir kelimeyle özetlemek gerekirse abartılı buldular. Winterson bir söyleşisinde durumu şöyle açıklıyor: “Neden mi sevilmedi bu kitap? Belki de çok başarılı olduğum için. İlk romanımı BBC’ye uyarlama işini yeni bitirmiş, biraz para kazanmaya başlamıştım. Gençtim, açık biçimde lezbiyendim, kadındım, işçi sınıfından geliyordum, vs. vs. Amerika’da bunların hiçbir önemi olmadı ve Bedende Yazılı benim için Amerikan pazarını gerçekten açan ilk kitap oldu. Ayrıca Avrupa’da da adımı duyurdu. Tutku, diğer ülkelerde iyi iş yapmıştı, Vişnenin Cinsiyeti ise çok okunmamıştı. Bedende Yazılı büyük ilgi gördü. Sonuçta gazeteciler başka okurlar başka. Okurların tepkisi hep iyiydi ve benim için de ölçüt bu.”

Herkesin geldiği yer
Jeanette Winterson teknolojiyi seven bir yazar. Aşk, kimlik ve anonimlik konularına değindiği 2000 tarihli romanı Dizüstü, İletişim Yayınları’ndan çıkmıştı. Ali takma adıyla e-postalar yazan bir kahramanın öyküsünü anlatıyordu kitap: “İçinde ve içimde olan bu mekânda, herhangi bir hak ya da toprak parçası istemiyorum. Burada sınırlar, denetimler yok. Alışıldık yolların hiçbiri yok. Burası herkesin yönetmeye çalışıp kimsenin yönetemediği o düzenli, anarşik yer. Hükümdarsız bir ülke. Canımın istediği gibi gidip gelmekte özgürüm. Burası, Ütopya... Bu, bütün dünya için bir yönetim modeli. Kimse buna oy vermez, ama herkesin dönüp dolaşıp geldiği yer burasıdır. Herkesin geldiği tek yer.” Dizüstü’nün yazarına bugünlerde İnternette ulaşmak çok kolay. Kendisi @Wintersonworld adıyla Twitter’da mesajlar yazıyor. Üstelik tweet’leri romanları kadar içten ve eğlenceli. Birkaç örnek: “Benden başka Pi’nin Hayatı’nda sıkıntıdan ölen kişi var mı? Kız arkadaşım iki defa sızdı. Bir defa horladı. Ben filmi sevmeyi istemiştim ama olmadı işte.” “Valium 50 yaşına basmış. Bir pazarlama klasiği. Sağlıklı kadınlara hayatta kalmak için ilaç almaları gerektiğini nasıl inandırırsınız konulu. Eski reklamları Google’layıp bir bakın!” “2013: Hiç durmadan plan yapabilir & hayatınızı yönetmeye çalışabilirsiniz ancak önemli şeyler, hayat değiştirecek önemdeki şeyler, öylesine beklenmedik biçimde gerçekleşirler ki onların kader olduğunu düşünürsünüz.”

Yeni kitabı cadılarla ilgili
The Daylight Gate isimli yeni kitabında Winterson bizi 1612 yılına götürüyor. Birinci James’in tahtta olduğu, pek çoğu kadın olan evsizlere cadı muamelesi yapıldığı bir dönem bu. Katoliklerin baş parmaklarına vida sokularak cezalandırıldığı, simyacıların hapse atıldığı, her tür dini inanışın cezalandırıldığı günler. The Daylight Gate’de Winterson bu dönemde daha sonra İngiltere tarihine geçecek cadı mahkemelerini anlatıyor.

[Bedende Yazılı, Jeanette Winterson, çeviren: Süheyla Çağlayan Mathews, Sel]

15 Şubat 2013 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı

No comments: