Yeni Stedelijk’in içinde


Banyo küvetinin önünde toplanan kalabalık uzun bir kuyruk oluşturmuştu ama bu insanlar yıkanmaya değil, müze gezmeye gelmişlerdi. Amsterdam’ın dokuz yıldır tadilatta olan Stedelijk müzesine girmeyi, içerideki muhteşem Kandinsky, De Kooning, Matisse, Appel, Picasso tablolarını görmeyi veya halen devam eden Mike Kelley sergisini gezmeyi istiyorlardı. Aralarından bazıları bir hafta önce New York Times’da çıkan ağır bir eleştiri yazısının başlığı olan ve kuyrukta beklerken benim de aklıma gelen şu soruyu da soruyor olabilirlerdi kendilerine: “Bu müze neden küvet şeklinde?”

Eleştirmen Michael Kimmelmann, Times’daki yazısının daha ilk cümlesinde bütün hayatı boyunca “bundan daha gülünç görünümlü bir bina” görmediğini söylüyordu. İçeride bulunan modern sanat yapıtlarını görmek için bir küvetin içine girmeyi de “palyaço kıyafeti giymiş bir adamın Bach icra edişini dinlemeye” benzetiyordu.

Eylül ayında açılan Stedelijk’in bu yeni küvetinden içeriye Kimmelmann’ın duyduğu rahatsızlıktan çok farklı duygularla girdim. Bir zamanlar yaşadığım şehirde yıllardır kapıları kapalı duran bir hazine sandığının kapağı en sonunda açılmıştı. Halen Gece Bekçisi ve bebek evlerini barındıran çok ufak bir bölümü dışında halka kapalı olan Rijksmuseum gibi Stedelijk de yıllardır bu şehirde yaşayanlar için inşaat, bisikletle gezerken dikkat edilmesi gereken çukur ve moloz yığınlarından fazla bir şey ifade etmiyordu.

2003 yılında Amsterdam itfaiyesinin binadaki yangın tehlikesine işaret ederek yaptığı şikayet sonucunda kapanmıştı Stedelijk’in kapıları. Mimar Adriaan Willem Weissman’in tasarladığı, 1895’de resmi açılışını yapan müzenin 108 yıl sonra kapatılmasıyla karanlığa gömülen tabloların bir kısmı, bütünüyle unutulmasınlar diye düşünüldüğünden olsa gerek, müzeler bölgesinden çok uzakta bulunan Post CS binasına taşınmıştı. Burası insanın içine sıkıntı veren, fabrikamsı bir binaydı: içinde gezerken, müze gezme deneyiminin asli bileşeninin mekan olduğunu düşündürüyordu insana. Post CS daha çok bir hangara benziyordu ve burada sıra sıra dizilmiş resimler, sanki sessiz bir biçimde durmuş, daha güzel ve görkemlerine daha çok yaraşan bir yerde sergilenmeyi bekliyorlardı.

Küvetin içine girince insanın ilk fark ettiği şey, eski Stedelijk’in klasik merdivenlerinin aynen duruyor olması. Yerler parke kaplı, ışıklandırma konusunda orijinal binaya sadık kalınmış. Binaya bir sarı asansör eklenmiş: asıl yenilik ise küvet biçimindeki giriş binası elbette. 159 milyon dolarlık bir bütçeyle çalıştığı söylenen mimar Mels Crouwel, dışarıdan bakınca Stedelijk’in hem 1895 yılını hem de 2012‘i temsil etmesini istediklerini söylüyor. Bu konuda başarısız oldukları da söylenemez. İçerik kadar biçim açısından da eskiyle yeniyi birleştiren bir mekanla karşı karşıyayız.

Eskiden binanın ana girişi Paulus Potterstraat sokağının üzerindeydi ve klasik haliyle bina Amsterdam’ın en keyifli mekanlarından Museumplein’a sırtını dönmüş halde duruyordu. Yeni halinde ise Stedelijk, Van Gogh ve Rijks müzelerinin ortasındaki park bölgesini kucaklamış, burayla bütünleşmiş. Yenilikçi tasarımında, hemen yakınındaki Albert Heijn market binasının çirkinliğini telafi eden bir güzellik var.

Babası Stedelijk’in kataloglarını hazırlarmış mimar Crouwel’in, yani projenin onun için herhangi bir proje olmanın ötesinde bir anlamı var. Dokuz yıllık renovasyon sürecinde Crouwel binayı hem yükseltmiş hem de ona yer altında bulunan bölümler eklemiş. Eylül ayında verdiği bir söyleşide döşemeler, duvar ve ışık çözümlerini aynen bıraktığını, eski müzeyi gezenlerin herhangi bir fark göremeyeceklerini anlatıyor. Giriş binasına “küvet” ismini de Stedelijk olarak kendileri koymuş. “Başkaları zaten ona bir isim takacaktı, biz takalım dedik,” diyor. Binanın beyazlığı, parlaklığı ve şekli onu küvet olarak görmemeyi her hâlükârda imkansız kılıyor. Aerodinamik dış yüzey uçaklarda kullanılan parlak beyaz boyayla kaplanmış. Bunu neden böyle yaptıkları konusunda Crouwel bir çağdaş sanatçı gibi gizemli bir tavır takınmayı yeğliyor. Eminim pek çok başka kişi gibi benim de aklıma ilk gelen referans Marcel Duchamp’ın pisuvarı oldu. Ama elbette yorumlamak ziyaretçilere kalmış.

Stedelijk’in merdivenlerini tırmanıp üst kata çıktıkça buradaki yapıtların yerleştirmelerinin en çok Londra’daki Tate Modern’e benzediğini düşünüyor insan. Oysa Stedelijk’i kıymetli kılan tarihi nedenlerden biri tam da Guggenheim ve Tate Modern gibi kendisinden çok sonra açılan müzelere ilham kaynağı olması. Bir bakıma kendisinin ilham verdiği sanat mekanları kadar çağdaş olabilmek üzere kendine yeniden bakan bir yerden bahsediyoruz yani.

Bu sene, Masumiyet Müzesi’nin ses yerleştirmelerini hazırlayan Türkiyeli çağdaş sanatçı Cevdet Erek’in yapıtlarına da ev sahipliği yapacak Stedelijk koleksiyonunun en heyecan verici kısımları burada yer alıyor. Bir zamanlar bir Stedelijk müdavimi olan ve sık sık ortalıkta arkadaşlarıyla sohbet ederken görüldüğü söylenen Andy Warhol’ın intihar eden bir şizofrenin fotoğrafından yaptığı dev kolajın yanından geçerek Yves Klein’ın süngerler iliştirdiği mavi serisinden bir tablosuna ulaşıyorsunuz. 2006 yılında ölen Hollanda modern resminin yıldızlarından Karel Appel’e ait en görkemli koleksiyon da burada.

Liste elbette uzun, saymakla bitmez. Ben sonuç itibariyle Stedelijk’in hakkını teslim etmek gerektiğini düşünenlerdenim. Los Angeles çağdaş sanat müzesinden transfer edilen Ann Goldstein’in küratörlüğünü yaptığı müze, şu anda tadilattaki komşusu Van Gogh müzesi ve yine geçen yıl yeni bir binada hizmet vermeye başlayan film merkezi Eye gibi klasik Amsterdam mimarisiyle ilk başta uyuşturamadığınız, buna rağmen yenilikçiliğine saygı duymadan edemediğiniz bir mekan. Eye veya Van Gogh müzesinde olduğu gibi Stedelijk’in mimari cesareti ve buluşçuluğu da küvetin içine girdiğinizde kötü bir şey olmaktan çıkıyor, taze ve yaratıcı bir nefese dönüşüyor.

 

Cevdet Erek, Stedelijk kalıcı koleksiyonunda 
Cevdet Erek'i bilenler bilir: İstanbul Teknik Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışan Erek, bir çağdaş sanatçı ve aynı zamanda efsanevi Nekropsi grubunun davulcusu. Henüz bilinmeyen ise Erek'in yapıtlarının Stedelijk'in kalıcı koleksiyonuna alınmış oluşu. Erek'in çeşitli boylarda, çeşitli malzemelerden oluşan ve 2007 ile 2011 yılları arasında yapılmış on beş parçalık "Cetveller ve Ritim Çalışmaları"nın yanı sıra "7" ve "Ritim 1" adlı işleri Stedelijk müzesi koleksiyonunda önümüzdeki aylarda gösterilecek.


19 Ocak 2013 tarihli Sabah Cumartesi'de yayımlanan yazı.

No comments: