Otoriteye NO diyen adam



Bir oyuncunun siyasi görüşlerini bildiğinizi fark ettiğiniz anlar vardır. Hakkında hiçbir şey okumamış da olsanız Susan Sarandon’ın cumhuriyetçi değil idam karşıtı bir demokrat olduğunu filmlerini izleyerek anlarsınız mesela. Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’yı ve başka isyankarları canlandıran Marlon Brando’yu da oyunculuğu kadar rol seçerken yaptığı siyasi tercihlerle de hatırlamadan edemeyiz. Oynadığı her rolle siyasi bir cümlenin kelimelerini telaffuz eden bu tür oyuncuların son dönemdeki en iyi örneği ise 1978 doğumlu Gael García Bernal herhalde. Bernal iki farklı yapımda Che Guevara’yı canlandırdı. Yetmedi, senaryosunu Ken Loach filmlerinden tanıdığımız Paul Laity’nin yazdığı Yağmuru Bile’de yönetmen karakteri oynadı, Kristof Kolomb’un keşfettiği coğrafyalardaki yerlileri nasıl sömürdüğünün hikayesini anlattı. Türkiye’de cuma günü gösterime giren No’da ise darbeci bir generalin başına bela olan reklamcı olarak çıkıyor karşımıza. Bir sonraki projesi mi? Halka adalet dağıtmak için yollara düşen Zorro desek? Bunları yanyana koyunca Gael García Bernal’in politik bir adam olduğunu idrak etmek kolaylaşıyor.

Son filminin konusu tanıdık gelebilir. Bir general demokrasiyi zapturapt altına aldıktan sonra referandum düzenleyerek halka soruyor: “askerler tarafından yönetilmeye devam etmek istiyor musunuz?” Sene 1988. Ülke Şili. Diktatörün adı Augusto Pinochet. Referandumda halka sunulan seçenekler, Evet ve Hayır. Muhalefet partileri dinsizin hakkından imansız gelir diyerek harekete geçiyorlar. Militaristlerin propagandasını etkisiz kılma ve referandumdan hayır sonucu aldırma işini bir reklamcı olan René Saavedra‘ya veriyorlar. Yani Gael García Bernal’e. Saavedra da çok iyi bildiği serbest piyasa kurallarını uygulayarak referandumu kazanmak üzere harekete geçiyor.


Bernal’i tanımlarken radikal demokrat diyebiliriz sanırım. En son Cannes Film Festivali sırasında Amerikan GQ’suna verdiği demeçte “demokrasi seçim demek değildir,” demesinden belli bu. “Bize demokrasinin seçimlere katılmak olduğu öğretildi. Oysa değil. Seçimler demokrasinin en korkunç tarafı. En sıradan, önemsiz, kirli yanı.” Bernal’in siyasi tutumunu çok iyi özetleyen sözler bunlar. Demokrasiyi, insan haklarını, hatta sinema sanatının kendisini sorgulamamızı isteyen bu adamı neden hep isyankar rollerde gördüğümüzü de belki biraz açıklıyorlar.

Aslında her şey bir pembe diziyle başlamıştı. Yıl 1992. Bernal 14 yaşında. Ülkesi Meksika’da milyonların izlediği El abuelo y yo adlı bir dizide, yetimhanede büyümüş, cesur ve hayatın sillesini yemiş Daniel’i canlandırıyor. Yaşı genç ama hem iyi para kazanıyor hem de seyircilerin beğenisini. Fakat bunlar yetmiyor. Günlerden bir gün Avrupa’ya gidip arazi olmaya karar veriyor Bernal. İstikamet Londra.

Bernal’in Londra’da baba parası yiyip gününü gün ettiğini düşünüyorsanız bir daha düşünün. Kendisi Hackney’de bir inşaatta çalışmış. Çimento sürdüğü tuğlaları üstüste koymuş, bir binadan diğerine koşmuş. Part time inşaat işçiliği yaparken bir yandan da Central School of Speech and Drama’ya kaydolmuş. İngiliz Daily Telegraph gazetesiyle yaptığı bir söyleşide “Mexico City’e oranla çok daha içine kapalı ve keşfetmesi zor bir yer” diyerek tanımlıyor Londra’yı. Buradaki büyük çıkışını 1999’da yönetmen Alejandro Gonzalez Iñárritu’dan bir teklif alınca yapmış. Lakin okul derslerine devam etmesini şart koşmuş. 21 yaşındaki Bernal de tropik bir hastalığı olduğunu ve tedavi olmasının yegane yolunun Mexico City’e dönmesi olduğunu söyleyen bir sağlık raporuyla okuldan izin almış. Hayatını değiştirecek filmde oynaması için önce çok uzaklara gitmesi sonra da geri dönmesi gerekmiş.

Bernal’in herhalde en çok bilinen özelliği de bir an uzaklara sonra en yakınındaki kişiye yönelen bakışları zaten. Bir kızın erkek arkadaşına “Bana Gael Garcia Bernal gibi bak” dediğini hayal etmek güç değil. Vanity Fair dergisi adını dünyanın en yakışıklı adamları listesine yazmış. Empire’ın en seksi oyuncu listesinde 65‘inci sırada. Yakışıklı bir adam oluşu ve sinemaya merakı ise modellik yapan annesi ve film yönetmeni babasından miras ona.

Meksika’daki üniversite yıllarında felsefe eğitimi alan Bernal’in siyasi tonlara sahip ilk filmi, daha sonra Harry Potter serisinin en ilginç bölümlerinden birine ve başka önemli filmlere imza atacak Alfonso Cuarón’un “Ananı da!”sıydı. Burada solcu bir aileden gelen ve sevgilisi İtalya’ya gittikten sonra arkadaşıyla yollara düşen bir genci canlandırıyordu. Bir yıl sonra David Attwood’un üç buçuk saatlik filmi Fidel’de ise Che Guevara rolünde çıktı karşımıza. Fidel, Küba devrimini doğru amaçlarla başlayan ama sonra devrimci elitin halkla bağlarını yitirdiği bir hareket olarak resmediyordu. Türkiye’de mart ayında gösterilecek Yolda filminin yönetmeni Walter Salles da Fidel’i izlemiş olsa gerek ki Guevara’nın gençlik yıllarını anlatan Motosiklet Günlüğü filminde başrolü Bernal’e verdi.

Bir söyleşisinde kendisinin de gençliğinde Motosiklet Günlüğü’ndekine benzer yolculuklara çıktığını anlatıyor. “İnsan Meksika gibi bir yerde doğunca kendisine ‘neden?‘ diye soruyor. Bir insan neden diğerinden daha yoksul olsun? Beş sent bir insan için önemliyken diğeri için neden önemli değil? Ben 14 yaşımdayken insanlara okuma yazma öğretmek için Meksika dağlarına çıktım. Huichol yerlileriyle tanıştım, onlarla birlikte çalıştım. Biz sırf farklı yerlerde doğduğumuz için onlara göre daha ayrıcalıklıyız ve bu bana çok saçma geliyor. İnsanın sırf başka bir yerde doğduğu için diğerlerinden daha ayrıcalıklı olduğu fikrini içime sindiremiyorum,” diyor.

Hâlâ da sindiremediği belli oluyor. Son filmlerinden Yağmuru Bile’de Bolivya’da film çekmeye giden Sebastian’ı canlandırmıştı. Yerel halka rol verdiği filminde Kristof Kolomb’un nasıl insanları sömürdüğünü anlatmaya çalışırken, Sebastian’ın kendisi sömürücü durumuna düşüyordu. Ne de olsa film çekme işinin doğasında bu var diyordu film: bu da diğerleri gibi, bir iş. Çekim yaptıkları bölgedeki su kaynakları özel bir şirketin eline geçip suya erişimi engellenen halk ayaklanınca, Sebastian ve ekibi bir seçim yapmak zorunda kalıyorlardı. Hepimizin hayatımızın bir döneminde yapmak durumunda olduğu siyasi bir tercih.

Alejandro González Iñárritu’nun Babil’i, Almodovar’ın Kötü Eğitim’i gibi etkileyici filmlerde rol alan Bernal’i en iyi özetleyen film ise rüyalarının esiri olan bir adamı canlandırdığı Michel Gondry’nin Rüya Bilmecesi herhalde. Bernal çocuğuna Libertad (Özgürlük) adını koyacak kadar rüyalarına bağlı bir adam. GQ söyleşisinde “aşk ile birlikte dünyadaki en güzel iki sözcükten biri özgürlük bence,” diyor. No’daki karakterinin yaptığı da aslında bu sözcüğün anlamını sorgulamak ve demokratik süreçlerin seçimlere indirgenmemesi gerektiğini göstermek. “Seçim süreci insanın karmaşık yapısını basite indirgiyor. Siyaset el ilanlarına dönüşüyor. Bir gösteri halini alıyor. Seçim sürecine bu kadar fazla önem vermeyelim. Bunun yerine günbegün işleyen gerçek demokratik süreçleri önemseyelim,” diyor Bernal.

Bu devrimci karakterlerin ardından yeni Martin Scorsese filmi “Sessizlik”te oynayacağı açıklanmıştı geçen sene. Bu filmde 17. yüzyılda Hıristiyanlığı yaymak için Japonya’ya giden ancak burada yabancılarla her tür teması ve bütün yabancı dinleri yasaklayan, ülkeyi batılı etkilerden temizlemeye yemin etmiş iktidar tarafından yakalanınca başı derde giren bir Cizviti canlandıracaktı. Fakat Scorsese çalışma takvimindeki değişiklikler yüzünden projeyi şimdilik rafa kaldırmış gibi görünüyor. Olsun. Bekleriz. Onu Cizvit rolünde izlemeyi beklerken, İspanyolca da biliyorsanız, Bernal’i Twitter’dan takip edebilirsiniz (@GaelGarciaB). Adamın bir buçuk milyon takipçisi var. Bu da filmlerinde en ünlü önderlerinden birini canlandırdığı Küba nüfusunun on katına tekabül ediyor.

27 Ocak 2013 tarihli Sabah Pazar'da yayımlanan yazı.

No comments: