Dover ile Calais arasında bir köprü


Julian Barnes iki farklı dünyanın pekala içiçe geçebileceğini gösterdi bize: denemeciliğin ve romancılığın. Türlerin saflığına inananlar, romanı denemeden çok farklı bir kategori, romancılığı da içeriği soyut bir edebiyat türünü ilerletme işi olarak görürdü; türler arasına kalın bir çizgi çekenler açısından edebi deneme, yazarın yargılarını iletmeye yarardı ve bir denemede kurmacaya yer yoktu. Pek çok kişi gibi ben de Barnes’ı ilk defa bu iki basmakalıp fikre meydan okuduğu Flaubert’in Papağanı’yla tanıdım ve o romanı okuyan pek çok kişi gibi onun kitaplarını okumayı bir daha asla bırakamadım. Bu ay Türkçesi yayımlanan son romanı Bir Son Duygusu’nu karıştırırken işte bu yüzden Barnes kitaplarında bir sona ulaştığımız duygusu canlandı içimde ve bundan huzursuz oldum. Bir önceki kitabı Korkulacak Bir Şey Yok’un her sayfasında büyük harfle Ölüm’den bahseden Barnes aramızdan ayrılıyordu sanki; roman ve deneme türleri, onları birleştiren köprünün yokluğunda, yeniden kendi içlerine kapanacaktı. Dost canlısı bir dostunun ölümünün ardından onun aracılığıyla arkadaş olduğu kişilerle yaptığı sohbetlerden aynı keyfi alamayacağından korkan biri gibiydim.

Barnes’ın otuz iki yıllık yazarlık kariyerinde kurduğu köprüler yalnızca edebi türleri birbirine bağlamadı. Onun kitapları, Manş Denizi’nin ayırdığı İngiltere ve Fransa arasında, birbirinin antitezi gibi duran iki kültür arasında gidip gelen trenlere benziyor. Fransa’da İngilizliği, İngiltere’de Fransızlığı temsil eden kitaplardan bahsediyoruz. Ne tam biri olabiliyorlar ne de tam diğeri. 1980’de yayımlanan ilk romanı Metroland’den itibaren değişmeyen bir durum bu. Barnes’ın romanı, adını Manchester’dan başlayıp kıta Avrupasına uzanacak bir tren yolu sistemi çevresinde inşa edilmiş bir yerleşim yeri olan Metroland’den alıyordu. 34 yaşındayken yayımlanan bu kitapta bir şehri ele geçirmeye karar vermiş Balzac kahramanları gibi büyük hayaller kuran, ancak Paris’teki bohem yılların ardından evlenip İngiltere’de orta sınıf hayatına karışan bir adamı anlatıyordu Barnes. Fakat neredeyse on yılda yazdığı bu kitabı değildi onu başarıya ulaştıran. Yukarıda tarif ettiğim yazar haline gelmesi için yalnızca tren yolunun İngiltere’deki kısmından bahsetmekle kalmayıp uzun bir yolculuğa çıkması, kendi ruhunu hep Britanya’nın ‘ötekisi’ olmuş Fransa’da arama işini daha kapsamlı bir çalışmanın konusu haline getirmesi gerekiyordu.

Barnes’ın son romanının kahramanı Tony, ihtiyar bir adam olarak geçmişi hatırlamaya başladığında bu işin hiç de basit olmadığını, hatıralarını kitabı yazdığı şimdiki zamanda kronolojik olarak yanyana dizemediğini görür. Belki de Barnes’ın geçmişine bakarken de yapılacak en iyi şey zikzaklar çizerek ilerlemektir. Metroland’den on sene öncesine, Barnes’ın sözlükçülük yıllarına gitmek mesela. Oxford’dan ikinci derece bir diplomayla mezun olduktan sonra üniversite profesörlüğü hayallerine elveda diyen Barnes’ın Oxford İngilizce Sözlüğü’nde editör asistanı olarak çalıştığı günlere gitmek.

Sözlükçülük meşakkatli iş. Üstelik müthiş bir tevazu da gerektiriyor. Roman yazıp imza gününe katılan, öğle yemeğinde gazetedeki yazısını okuyan arkadaşıyla sohbet eden birininkinden farklı bir durum sözlük yazarınınkisi. Editörü Barnes’a c ve g harfleri arasının sorumluğunu veriyor. Beş harftir, ne olacak demeyin. Koskoca bir dilin neredeyse beşte birinin sorumluluğu var. Genç yazarın görevi hem buradaki belli sözcüklerin açıklamalarını yazmak hem de onların etimolojilerini incelemek. Roman ve denemelerini kaleme alırken seçtiği sözcüklerde hemen gördüğümüz bir özelliği, böylece oluşmaya başlamış: sözcüğün nadir bulunanını, hemen akla gelmeyenini ama üzerine uzun boylu düşününce aslında doğru olanını (Flaubert’in le mot juste dediği doğru sözcüğü) seçmek.

Yıllar geçiyor. Metroland’i eleştirmenler çok beğeniyor (1997 yılında Christian Bale ve Emily Watson’ın oynadığı film uyarlaması da şahanedir). Ama eleştirmenleri ve dünyanın her yerinden okurları asıl tavlayan Barnes’ın üçüncü kitabı Flaubert’in Papağanı oluyor. Fransa’yı ziyaret eden emekli doktor Geoffrey Braithwaite, Flaubert’in Basit Bir Yürek hikayesini yazarken odasında bulunduğunu öğrendiği papağanın izini sürer. İlk başta basit görünen lakin Braithwaite’ın farklı müzelerdeki papağanların varlığını öğrenmesiyle karmaşıklaşan bu araştırma, bize hem Flaubert’in hayatına bakmanın farklı yollarını gösterir hem de bu yolların birbirlerinden ne kadar farklı olabildiğini hissettirir. Bir Son Duygusu gibi Flaubert’in Papağanı da bir hayatı derlemek, onu mantıklı kılmaya çalışmak için girişilmiş bir çabanın hikayesiydi. Bakış açısı ve hafızanın hakikati belirlemekteki rolünü gösterdiği için eleştirmenler onu İngiliz post-modernizminin parlak bir örneği olarak görmüştü.

Flaubert’in Papağanı’nda hem bir Flaubert biyografisi hem bir arayış öyküsü hem de biyografinin doğasına ilişkin bir oyunla karşı karşıyaydık. Ancak Barnes bundan daha az oyuncaklı kitaplar da yazdı ve bunlar da Papağan kadar ilgi gördü. Örneğin Arthur & George’da, Sherlock Holmes’un yaratıcısı Conan Doyle ile Hintli avukat George Edalji’nin öyküsünü anlatıyordu. İngiltere’deki yabancı düşmanlığının tarihini anlatırken yine bir köprü kuruyor, “tarihsel roman” türünü “edebi roman” diye adlandırılan yere götürüyordu. Bir yandan gerçek hayattaki Sherlockvari hikayelere meraklı Conan Doyle’un dedektiflik yöntemlerini yeni bir Sherlock Holmes macerası gibi bize okutuyor öte yandan bu çok yetenekli yazarın hayatının ilerleyen yıllarındaki kişisel sıkıntı ve dertlerini bir biyografi yazarı gibi inceliyordu. George Edalji'nin yaşantısı İngiliz milliyetçiliğinin başarısızlığının olduğu kadar İngiliz edebiyatçıların bu başarısızlığı resmederken gösterdikleri cesaretin de canlı bir örneğiydi Barnes'a göre.

İngiltere İngiltere’ye Karşı veya On Buçuk Bölümde Dünya Tarihi gibi başka parlak Barnes romanları kendi hayran kitlelerini oluşturdu. Ama romanları Barnes’ın denemelerini bir araya getiren ve onlar kadar kıymetli diğer kitaplarını bize unutturmamalı. New Yorker dergisinin Londra muhabiri olduğu dönemde kaleme aldığı makaleleri birleştiren “Londra’dan Mektuplar” ve Amerika’ya geldiğinde gümrük memuruna “deham dışında beyan edecek bir şeyim yok” diyen Oscar Wilde’a gönderme yaparak ismini koyduğu “Beyan Edecek Bir Şeyim Var”dan bahsediyorum. Büyük bir zevkle okunan bu kitapların sayfalarında Flaubert’in ölüm masklarından Tour de France’ın tarihine, François Truffaut ile Jean Luc Godard’ın karşılaştırmalı analizlerinden yemek yazarlığını sanata çevirdiğini söylediği Elizabeth Davis’e dek Barnes’ın tutkuyla sevdiği konular hakkındaki denemeleri var.

Londra’nın kuzeyinde güzelliği dillere destan bir evde yaşayan, ufak bahçesiyle ilgilenen ve kitaplarını duvarları sarıya boyanmış bir odada yazan Barnes, 2008 yılında hayatının büyük aşkını, İngiltere’nin en önemli edebiyat ajanlarından Pat Kavanagh’ı kaybetti. Evini ziyaret edenler üç yıl sonra yetmiş yaşına basacak bu adamın konukseverliğinden, kibarlığından ve şahane bir aşçı olduğundan bahsediyorlar. Kavanagh’ın ölümünden sonra kendini içinde bulduğu karanlık dünyadan çıkmaya başladığının işaretleri de var neyse ki. Mesela Kasım ayında yayımlanan “Pencereden Bakmak” isimli yeni kitabı: tutkuyla okuduğu romancılar hakkında yazdığı denemeleri bir araya getiren bu çalışma Julian Barnes’ın benzersiz edebi kişiliğini mükemmel bir biçimde özetlemekle kalmıyor, bize “bir son duygusu”nun yalnızca bir kitap ismi olduğunu da gösteriyor.

18 Ocak 2013 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: