Bu ev artık sessiz değil


Bugün açıklanan Man Asian Literary Prize'ın son listesinde Orhan Pamuk'un Sessiz Ev romanı da var. Ödülün uzun listesi açıklandığında Dipnot dergisi ne düşündüğümü sormuştu.

Birini geçen sene, diğerini otuz yıl evvel okuduk. Şimdi Elif Şafak’ın İskender’ini ve Orhan Pamuk’un Sessiz Ev’ini onların nasıl okuduğuna bakıyor, onların neler düşündüğünü hayal etmeye çalışıyoruz. İlginç bir çaba bu çünkü onların ne düşündüğünü düşünmek, bu ülkenin ve dilin sınırlarının dışında düşünmemizi gerektiriyor. Ve bu hiç de fena bir şey değil.

Romanların Man Asian Prize'a aday gösterilmeleri, ilginç olduğu kadar mutluluk verici de. Bu ödüle aday gösterilmenin şartı, yazdığınız kitabın özgün veya çeviri haliyle İngilizce yayımlanmış olması. Bir İngiliz yatırım şirketi olan Man Group’un bu yıl son defa destekleyeceğini duyurduğu bir ödülden bahsediyoruz.

Devam edecek mi, yeni bir sponsor bulacak mı, doğrusu bilmiyorum. Çok fazla ilgilenmiyorum da. Ama ödülün on kitaplık listesinde iki Türkiyeli yazarı görmenin bana keyif verdiğinden eminim. Umudum bunun milliyetçi bir mutluluktan çok okuduğum ve sevdiğim iki romanın dünyayı dolaşmasını izlemenin verdiği çocuksu bir merak duygusundan kaynaklanması.

İlki, önce İngilizce yazılmış, sonra Türkçeye çevrilerek yayımlanmış bir roman. Diğeri, Türkiye'deki çok sesliliğin bir üniforma içine sokulmaya çalışıldığı darbe yıllarında Türkçe yazılmış, çeyrek yüzyıl sonra Amerikalı Robert Finn tarafından İngilizceye çevrilmiş bir roman. Kültürler arasındaki konuşmada birer aracıya dönüşen, Türkçesini bizim çoktan okuduğumuzu, bu sefer geç kalanın onlar olduğunu söyleyerek İngilizce konuşan arkadaşlara takılmamızı sağlayan iki ilginç roman.

Sessiz Ev, bir sayfiye kasabasında Aydınlanma değerleri, Amerikan pop-kültürü, Sovyet usulü devrimcilik ve Büyük Doğu fikirleriyle kendilerini tanımlayan bir grup karakteri anlatırken, William Faulkner ve Virginia Woolf'un romanlarında hayranlıkla okuduğumuz teknikleri kullanmıştı. Ama Sessiz Ev’in hiçbir yerinde “bu sayfa Faulkner'ın şu kitabındaki o teknikle, şu sayfa Woolf'un o kitabındaki bu teknikle yazılmış” diye düşünmüyorduk. Bilakis, en azından benim için, her şey çok sahici ve yerliydi; kültürlerin, söylemlerin, tekniklerin dikiş izlerini hiç fark etmemiştim.

Şimdi Sessiz Ev'in unutulmaz kahramanları büyükhanım Fatma ve cüce Recep’i, onların iç sesine ilham verdiği söylenen Faulkner ve Woolf’un ana dilinde konuşurken görmek, başlı başına düşündürücü bir deneyim: odalarına, kendi bakış açılarına kilitlenmiş, mahkum edilmiş, başkalarının acılarını görmemek üzere eğitilmiş bir toplumun, kendi sesini öteki evlere ulaştırmasının, sessiz evin sesini herkesin duymasının hikayesi bu.

Birleşik Krallık’ta özellikle Müslümanlar ve Afrikalılara yönelik yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın tarihinin çok eskilere gittiğini biliriz. Elif Şafak’ın İskender’i Beyaz İngiltere hayallerinin sıklıkla kurulduğu bir kültürde, bugün bütün dünyayı belirleyen göçmenlik, kimliksizlik gibi meseleleri bir Türk-Kürt ailenin hikayesiyle içiçe geçirerek tartışıyor. İskender, bana kalırsa, büyük oranda "retro" bir kitaptı; daha çok bir risaleye benzeyen Aşk'tan sonra, hem anlattığı dönem hem de kullandığı teknikler açısından daha klasik bir roman. Yaşadığı her ülkede kendini bir göçmen gibi hissetmiş bir yazarın, kendi başına bir tür oluşturan Britanya göçmen edebiyatına yaptığı bir katkı.

Dilin ve ülkenin sınırlarını aşan bu iki kitap hakkında Man Asian Prize jürisi ne diyecek, bilmiyorum. Ama ülkelerinin ve dillerinin sınırlarının dışında düşünme çabasını gösterenin onlar olmasının Türkiye’de Aydınlanma değerleri, Amerikan pop-kültürü, Sovyet usulü devrimcilik ve Büyük Doğu fikirleriyle yıllarca kendilerini tanımlamış biz okurlar için hoş bir durum olduğunu söylemek isterim.

No comments: