Siyah giyen adamlar


Çocukluğunda siyah önlük giydirilmiş pek çok erkek gibi ben de siyah rengi yıllar boyunca üniforma, marş ve mutsuzluk gibi şeylerin bir parçası olarak gördüm ve ondan nefret ettim. Bize zehir edilen çocukluğumuzun yasını tutmak için giymiştik sanki siyah önlükleri ve artık bu renkle işimiz kalmadığında, onu mutlulukla sandığın en dibine kilitlemiştik. Yıllar sonra, lise sıralarında, kendimi yine siyahlar içinde, siyah kot ve tişörtlerle Taksim’de gezinirken bulduğumda, o günler aklımdan silinivermişti nedense. Konserlerde simsiyah kitleler oluşturarak kafa sallıyorduk. Birbirimize omuz atarken üzerimizdeki kıyafetler de siyahtı.

Televizyonda da durum farklı değildi aslında: Gece Kuşu adlı bir programda, kısa boylu, Ray-Ban gözlüklü, siyahlara bürünmüş bir adam karşımıza çıkıyordu. Ve üniversite günlerine geldiğimizde, ellerimizde Foucault ve Sartre'ın kitaplarıyla yapısöküm ve varoluşçuluğu öğrenirken de simsiyah kazaklar vardı üzerimizde, ta boynumuza kadar uzanan.

Siyahın bir felsefesi olabileceğini ancak 30'larımda, artık siyah giymediğim günlerde okuduğum bir kitapla, John Harvey'nin Men in Black'i (Siyah Giyen Adamlar) sayesinde düşünmeye başladım. Bu ay Yapı Kredi Yayınları’ndan Türkçesi yayımlanan kitapta Harvey, özellikle 19. yüzyılın İngiliz beyefendilerini inceliyor ve soruyor: Britanya'nın zenginliğinin ve politik gücünün zirvesinde olduğu bir dönemde neden Viktoryen erkekler bir cenazeye gider gibi simsiyah giyiniyorlardı?

Bu adamların yalnızca ceketleri, paltoları, pantolonları, ayakkabıları değil, yelekleri, eldivenleri, şapkaları ve boyunbağları da her zaman siyahtı. Peki Ortaçağ Avrupası'nda rahiplerin, keşişlerin, ruhban sınıfının giydiği; ölümü, otoriteyi ve bilinmezliği sembolize eden bu renk, nasıl olmuştu da Tanrı'dan çok, servet yapmaya düşkünlüğüyle tanınan müteşebbis Viktoryenlerin milli üniformasına dönüşebilmişti?

Geçmişte kederin, yitirmenin, suçluluk ve pişmanlık duygularının rengi olan siyah, 19. yüzyıldan itibaren toplumsal konumun, zenginliğin ve gücün sembolü haline geldiyse, bunda siyah giyen o varlıklı erkeklerin ikircikli tutumlarının payı olduğunu söylüyor Harvey özetle. Darwin'in, Huxley'nin, doğabilimcilerin çeşitli yeni yöntemlerle açıklamaya çalıştıkları evrenin gizeminden korkuyor ama bir yandan da çevresindekilere hiç korkmadıklarını göstermeye çalışıyorlarmış. Herhangi bir renk seçmek, “renk vermek” istemiyorlar ve muktedir konumlarını tam da bu hissiyatın rengi siyahla beyan ediyorlarmış.

Siyahı moda yapan öncüler, Türkçede hep olumsuz biçimde tarif edilmiş “züppe”ler, yani “dandy”ler olmuş. İlk dandy olarak kabul edilen Beau Brummell, paltosunu bir terziye, ceketini bir başkasına, pantolonunu bir üçüncüye diktirir ve uyanmasıyla öğle yemeğini yemesi arasında geçen zamanı boyun bağını bağlayarak değerlendirirmiş. Akşamları davetlere siyah ceketi ve dar siyah pantolonlarıyla katılırmış. Onun siyah kıyafetlerinde şeytani bir yan görenler de olurmuş, kendine hayran Narcissus'un küstahlığını da.

Ama çevresi genişmiş Brummell'in. Victoria'nın kocası Albert, onun tavsiyesine kulak vermiş ve akşamları siyahlara bürünmeye başlamış. Siyahın öncüsü Brummell'in kanı mavi renk akmazmış; tüccar bir aileden geliyor ve bununla gurur duyuyor, hiç utanmıyormuş. Zaten siyah zamanla anlaşılmış ki, aristokrasinin değil, zenginleşen orta sınıfların üniforması. Böylece Fransızlar için İngilizliğin, serbest teşebbüsün, tüccarlığın, servet yapmanın sembolü haline gelmiş bu renk. Paris'te yayınlanan Le Dandy gazetesinde İngiliz siyahının güzelliğinden bahsediliyormuş. Avrupa'da “demokratik burjuva” denilen orta sınıf tüccarlar güç ve nüfuz kazanmaya başladıkça, siyah da daha çok giyilir, daha çok benimsenir olmuş.

Fransız devrimciler için siyah, yıkılması gereken otoritenin, dini sınıfların rengi olduğundan, tehlikeli, sinsi, uzak durulası bir şeymiş. 19. yüzyılın başında, Fransız devriminin etkisiyle erkek kıyafetleri ulusal bayrağın kırmızı, beyaz, mavi renklerine bürünmüş. Mavi ceketleri, rengarenk şapkaları, kırmızı paltolarıyla Fransızlar, İngilizlerin siyah liberalizmine renk ve alternatif getirmişler.

Siyah, zaman içinde “power dressing” dediğimiz, kıyafetle inşa edilen sembolik iktidarın en önemli bileşenlerinden biri haline gelmiş. Büyük harfle “City” olarak anılan Londra'nın finans merkezine gittiğinizde, katlanmış siyah şemsiyeleri, Oxford ayakkabıları ve siyah ceketleriyle ortalıkta dolanan BlackBerry'li finansörler, bu geleneği devam ettiriyor, şapka-eldiven takmasalar da kıyafetlerinde siyahtan hiç vazgeçmiyorlar.

Ama siyahın yükselen kapitalizmle olduğu kadar, ona isyan eden anarşist ve faşist geleneklerle de çarpıcı bir ilişkisi var. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İtalyan ordusunun savaşmaya doymayan en elit grubunun üyeleri, üniformalarının rengini siyah olarak belirlemişler mesela. Ülkeleri için ölmeyi, kamikaze felsefesini benimsemiş bu tekinsiz askerlerin yücelttiği siyah, hızla Yunanistan'a, Makedonya'ya ve sonunda Almanya'ya ulaşmış.

Führer'e en büyük sadakati gösteren özel Nazi askeri birimi Schutzstaffel'in (SS) üyeleri, kurukafalı siyah şapkalar, kravatlar ve kolluklar takarmış. Siyah da böylece Nazi ordusu içinde hiyerarşi sembolüne dönüşmüş. Himmler'in yeni SS askerleri siyahı, damarlarında akan “seçkin savaşçı kan”ın bir sembolü olarak taşıyorlarmış üniformalarında. Himmler de neden bu rengi benimsediklerini soranlara, "Bizim siyah kıyafetlerimizden ürkmenizi anlıyoruz ama kimsenin bizi sevmesi gerekmiyor zaten" diye karşılık veriyormuş. Aynı yıllarda İtalya'da Mussolini'nin paramiliter birlikleri de siyah gömlekler ve balıkçı yaka siyah kazaklar giymiş ve kendilerine "siyah gömlekliler" ismini takmışlar.

Demokratik dünya, faşizmin belini nihayet kırdığında ve askerler ülkelerine dönmeye başladığında, siyahın anlamı yeniden değişmiş. Önce savaşlarda havacı askerlerin giydiği deri pilot ceketleri moda olmuş, sonra da özellikle Marlon Brando'nun The Wild One filminde ikonlaştırdığı motorcu siyahı. Kötülüğün seksi olduğu fikrini satmaya çalışan Madison Avenue reklamcıları, bu dönemde siyahı yalnızca kötülüğün değil, seksin, korkusuzluğun, gezginliğin de sembolü olarak kullanmaya başlamış. Batı dünyasının siyah ve beyaz gibi karşıtlıklar üzerine kurulmuş, kökünde ayrımcı ve ırkçı bir niteliğe sahip olduğunu tespit eden felsefecilerin öğrencileri de, bunu isyanın rengi olarak benimsemişler.

Brando'nun siyah deri ceketi daha sonra şiddet karşıtı asilerin, kaybedenlerin, James Dean'in ve onun gibi olmak isteyenlerin, ardından mod’ların, rock’çıların, yeni romantiklerin, daha sonra da 80’lerin got’larının ve punk’larının resmi kıyafeti haline gelmiş. “Siyahın sıklıkla sahip olduğu karanlık değerlere rağmen, bu rengi kıyafetlerden çıkarmayı istemek, insanın ağırlığından veya gölgesinden kurtulmak istemesine eştir" diyor Harvey. Bu rengi sevenlerin mutlaka çileci, iktidar delisi, anarşist veya felsefeci olması gerekmez. Bazı erkeklere en çok siyah yakışır ve kimse de bu yüzden karalar bağlamamalı.

14 Aralık 2012 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: