Yetenekli Bayan Smith


Yeni binyıl henüz başlamadan önce, 1997 yılında, Cambridge Üniversitesi’nde okuyan bir öğrencinin ilk romanı için Londra’daki yayıncıların pazarlık yarışına girdiğini yazmıştı gazeteler. Jamaika’dan göç eden bir anneyle İngiliz bir babanın çocuğu olan Sadie, âşık olduğu çocuğun dikkatini çekmek için on dört yaşındayken adını değiştirip Zadie Smith olmuş, bol bol kitap okumuş, sonra da kendisi bir kitap yazmıştı. Türkiye’de İnci Gibi Dişler adıyla yayımlanan romanı, yazarının ismi gibi insanın ilgisini çekiyordu hemen. Salman Rüşdi romana bayılmıştı, kitabın ilk edisyonunun kapağında böylesine genç bir yazarın kendisine bu kadar güvenmesinden duyduğu şaşkınlıktan bahsediyordu.

Çokkültürlülükten bahsedilen günlerdi ve İnci Gibi Dişler çoğumuza çokkültürlülüğün nasıl işlediğinin (ve bazen de işlemediğinin) güzel bir örneği gibi gelmişti. İnancını, dinini, yaşam tarzını dışarıda bırak, bize en steril halinle katıl diyen eski kimlik tanımı (eritme potası) işlemiyordu artık; çokkültürlülük bunun yerine kim olduğunuzu keşfedin ve ifade edin, size karışmayacağız, korkmayın diyordu. İnci Gibi Dişler de sanki aynı konudan bahsediyordu: insanların, kültürlerin (ve dişlerin) köklerinden ve bu köklerde gizlenen hikayelerden. Ama bir yandan kökleri parçalamak, dişleri çekmek isteyenler olduğunu da kabul eden bir kitaptı bu. Çokkültürlülük savunulacak bir dünya görüşünden çok hayatlarımıza sirayet etmiş bir durumdu. Onaylamak da reddetmek kadar anlamsızdı, onun içinde yaşamaktan başka çaremiz yoktu çünkü.

İnci Gibi Dişler’de üç ailenin (Jones, Iqbal ve Chalfen) kaderleri içiçe geçen öyküsünü okuduk. Kitap arabasında intihar etmeye çalışan Archie’nin görüntüsüyle açılıyordu. Komik bir kitaptı bu ama bir yandan en iyi komik İngiliz romanları gibi oldukça dokunaklıydı da. Samad Iqbal’in ikiz oğulları Magid ve Millat’ın öyküleri mesela. İlki İslam usullerine uygun yetişsin diye Bangladeş’e gidiyor, ikincisi Londra’da kalıp her yaştan kadının arzu nesnesine dönüşüyordu. Millat adına KEVIN denilen fanatik bir grubun üyesi olurken Magid tam bir İngiliz beyefendisi olarak geri dönüyordu şehre. Archie’nin kızı Irie, hem Millat hem Magid’le birlikte oluyor, dolayısıyla kimin çocuğuna hamile kaldığını öğrenmek durumunda kalıyordu. Bir yandan da genetik bilimci Marcus Chalfen ve bir fare yaratmak için yaptığı deneylerini okuyorduk. Yalnızca kültürü değil, canlıları da yeniden yaratmayı, yeniden tanımlamayı düşündüğümüz günlerdi ve İnci Gibi Dişler çoğumuzun yaptığı konuşmaların bir yankısı gibiydi.

İnsanın gen haritasının keşfi, siyasi İslam’ın yükselişi ve göçmen kültürlerin akıbeti gibi 2000‘lere damgasını vuran konular, romanlar açısından hem birer imkandı hem de birer tehlike. İngiliz eleştirmen James Wood, bu kontrolsüz günleri kontrolsüz bir biçimde anlatan romanların ‘histerik gerçekçi’ romanlar olduklarını yazmıştı örneğin. 11 Eylül’den sonra tartışmalar alevlendi ve Wood aralarında Zadie Smith, Rüşdi ve Don DeLillo’nun da olduğu çağdaş yazarları çok büyük konularla çok büyük tuvaller kullanarak ilgilenmekle eleştirdi. Edebiyatta karakterlerin bilinçleri ve hislerine önem veren bir Çehovculuğa geri dönülmeli, dünyanın yaşadığı “bilgi karmaşası”nı romanlarla çözme çabasına bir son verilmeliydi.

Aradan geçen on iki yılda yazdıkları (ikinci romanı İmza Toplayan Adam bir yana bırakılırsa) Smith’in bu konu üzerine epey kafa patlattığını kanıtlıyor. Önümüzdeki günlerde Türkçesi yayımlanacak denemeler kitabı “Bugün Farklı Düşünüyorum”da romancıya “beni seyret!” diyen güncel kamusal tartışmalarla edebiyatın “bana sığın!” diyen kırılgan dünyası arasında oluşmuş bu gerilimden bahseden yazılar da var.

Smith, Cambridge’de tanışıp o zamandan beri bir “ekip” olarak çalıştıklarını anlattığı sevgilisi ve kocası şair Nick Laird’le sakin bir hayat yaşarken, belli ki en çok kitabın ilk bölümüne ismini veren eylemi yapmış (“Okumak”). Nabokov’u, E. M. Forster’ı, George Eliot’ı, genç İngiliz yazar Tom McCarthy’yi yeniden ve yeniden okumuş. Sonra da onları, kendisini ve aralarındaki ilişkiyi anlamak için bu yazarların yapıtlarını irdeleyen uzun edebi makaleler yazmış. Siyasi meselelerde sesini yükselttiği anlar da olmuş elbette, Blair ve Bush’un Irak Savaşı’na karşı çıktığında veya bu yıl Tory hükümeti Londra’daki yerel kütüphaneleri kapatmaya başladığında olduğu gibi. Ama roman yazmanın tarihi, kültürü ve imkanlarına odaklanan bakışı hep kırılgan, düşünceli ve derin kalmış.

Üçüncü romanı Güzelliğe Dair’de aile hikâyelerine geri döndüğünde, Londralı ekstantrik genç Alex-Li Tandem’in öyküsünü anlatan önceki kitabından nefret edenleri yeniden kazandı Smith. Beyaz Howard ve Afrikalı-Amerikalı eşi Kiki Belsey’nin Boston’daki hayatlarının zıt kutbunda Howard’ın hayattaki en büyük düşmanı, İngiltere’de yaşayan Trinidadlı Monty Kipps ve ailesi yer alıyordu. Howard ve Kiki’nin oğulları Jerome Belsey staj yapmak üzere Kipps’lerin yanına gittikten sonra yaşananları anlatan bu güzel roman, hem üniversite hayatına hem de güzellik kavramının anlamına dairdi. Smith kişisel deneyimlerinden yola çıkmış, Amerikan üniversitelerinde yazarlık ve edebiyat dersleri verirken karşılaştığı tipleri kendi içinde bir edebi tür oluşturan “kampüs romanları”ndan birine yerleştirmişti. Gündemi meşgul eden “kültürlerin çatışması” teması burada varlığını korumakla birlikte özel hayatlar, mahremiyet ve bireysel psikolojiler öne çıkmıştı.


Ancak Smith’in bu yeni öznel tarzı hiçbir yerde Eylül ayında yayımlanan son romanı NW’deki kadar belirleyici olmadı. NW’de Smith artık karakterlerinin kimlik, kültürel arkaplan, aidiyet dertlerini geri plana alıyor ve onların bireysel acı, sıkıntı ve mutluluklarına odaklanıyordu. Leah, Natalie, Felix
ve Nathan isimli çocukluk arkadaşları, birer isim ve bilinç olarak çıkıyorlardı karşımıza; “council estate” denilen belediye evlerinde yetişen bu işçi sınıfından gençlerden biri sokaklarda yaşarken diğeri başarılı bir avukat, bir başkası ise uyuşturucu bağımlılığını yenmeye çalışan bir adam oluyordu.

İnci Gibi Dişler’den (adını olayların geçtiği Willesden semtinin posta kodundan alan) NW’ye geçen on iki yılda Smith’in içinden tek bir romancı değil, bir dizi farklı romancı çıktı. Smith’in kardeşlerinden biri bir rapçi, diğeri ise bir stand-up komedyeni. Birbirlerinden çok şey öğrendikleri belli oluyor (Güzelliğe Dair’deki şair Carl karakterini düşünün). Bunun birlikte, sokakların dilini, şehirde yolunu bulmayı, insanların metrolarda, bistrolarda ve evlerinin salonlarında nasıl konuştuklarını iyi bilen “street smart” bir yazar olmak Smith’in yegane marifeti değil.

Sokaklarda olduğu kadar kütüphanelerde kitapların konuştukları dili de çok iyi biliyor Smith ve bize hem öyle hem böyle olabilirsiniz diyor. Geçenlerde New York Times Magazine’de yazdığı Jay-Z portresini, 2009 yılında doğan kızına ismini koyacak kadar çok sevdiği Katharine Hepburn hakkındaki makalesini ve David Foster Wallace gibi çağdaşlarına dair denemelerini düşündükçe, bu mesaj daha da netleşiyor. “Bugün Farklı Düşünüyorum” kitabının merkezinde de her birimizin birden çok insan olduğumuz fikri var. Yetenekli Bayan Smith onun ne kadar yetenekli olduğundan bahsedenlere, asıl marifetin pek çok yeteneği harekete geçirmekte yattığını hatırlatmış. 

Sabah Kitap'ın Ekim 2012 sayısında yayımlanan yazı.

No comments: