Hatırlamak için yaşamak


Geçmişi onu yaşadığımız gibi hatırlarız çoğu zaman. O günleri, ileride geçmiş denilen şeyi hatırlayacağımızı hiç düşünmeden yaşamışızdır ve şimdi kendi bakış açımıza indirgenmiş bir durumda, aradaki boşlukları el yordamıyla doldurarak, o bulanık alemde bulmaya çalışırız yolumuzu. Bu serüvende fotoğrafların kesinliği değil hafızanın kusurları başroldedir. Dahası, geçmişi hatırlama işini tek başımıza üstlenmeyiz, hatırlamak birlikte yapılan bir iştir çoğu zaman. Sanki tek bir geçmiş yoktur da, pek çok geçmiş yanyana gelerek bizim tekil bir sözcükle tarif etme gafletinde bulunduğumuz o geniş kategoriyi oluşturmuştur. Muriel Spark'ın ilk defa New Yorker dergisinde yayımlanan romanı Bayan Jean Brodie'nin Baharı'nda da geçmiş, muğlak ve çoğul bir şeydir. Kitabın anlattığı okul hatıralarında, onu yaşamış insanların sayısı kadar çok geçmiş saklıdır. Spark’ın karakterleri eski güzel günler üzerine düşünmeye koyulduklarında, oranın bulanık, ürkütücü ve tekinsiz bir yabancı ülke olduğunu görürler.

Hikaye 1930'ların başında Edinburgh'da bir ilkokulda açılır. Bayan Jean Brodie burada sıradışı bir öğretmen olarak isim yapmıştır. Etkileyici, cesur, duygusal bir kadındır ve en büyük amacı öğrencilerini sahip oldukları düşüncelerden “dışarı” çıkarmak, onları aşina olmadıkları düşüncelerle tanıştırmaktır. Diğer öğretmenlerin bunun tam tersini yaptığına, öğrencilerin beyinlerini lüzumsuz bilgilerle doldurduklarına inanır Bayan Brodie. Ona kalırsa öğretmenin asıl işi bilgiyi öğrencinin zihnine yerleştirmek değil, öğrencinin zihnini oradaki yerleşik düşüncelerden uzaklaştırmak, ona taze bir bakış açısının güzelliğini sunmaktır.

Bu ilginç kadının her biri onlu yaşlarının başlarında olan öğrencileri Sandy, Rose, Monica, Eunice, Jenny ve Mary'e Bayan Brodie ilk başta ilham verici bir öğretmen gibi görünür. Okurlar olarak bizim durumumuz da onlarınkinden çok farklı değildir. Dünyada varolan şeylerin önem sıralamasında sanatın en üstte, felsefenin ikinci sırada yer aldığını söyleyen bir kadına kim karşı çıkabilir ki? Öğrencilerine yaşadığı aşklar hakkında hikayeler anlatırken okul müdüresi tarafından basılmaları durumunda tarih dersi işlediklerini söylemelerini isteyen bir kadına kim hayran olmaz ki? Bayan Brodie'nin bu gizemli ve sıradışı özelliklerinin onun öğrencileri arasında görünmez bağlar oluşturduğunu gördüğümüzde bunun nasıl gerçekleştiğini anlamakta hiç güçlük çekmeyiz.

Brodie onlara Rönesans'tan, güzellikten, dekadan ressamlardan bahseder. Edinburgh'da başlayan İskoç Aydınlanması'nın hararetli bir savunucusu gibi görünür ilk başta. İngiliz darkafalılığı yerine Avrupa fikrinin genişliğini öğrencilerine aşılamayı istiyordur. Gençlik aşkı, Birinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde ölmüş, öğrencileri arasında bu hikaye bir muamma ve ilham kaynağına dönüşmüştür. Bayan Brodie’nin sevgilisiyle ilk defa nasıl seviştiğini merak eder, sevgilisinin ölmediği, yıllar sonra dönüp onu bulmaya geldiği alternatif bir varoluşu hayal ederler. Böylece Brodie’nin anlattığı her hikaye, bahsettiği her karakter, sarf ettiği her sözcük öğrencileri için birer hayal kurma gerekçesine dönüşür.

Portresi ancak bu şekilde, yavaş yavaş belirginleşmeye başladığında anlarız Bayan Jean Brodie'nin gerçekte bir faşist olduğunu. İtalya'yı gezmiş, sokakların temizliğine, toplumdaki disipline hayran kalmış, Il Duce (Önder) lakaplı Benito Mussolini ve onun kara gömleklilerinden büyülenmiştir. Spark bu şekilde hikayesinin zaten içerdiği siyasi boyutu daha da öne çıkarır, bir yandan da Brodie'yi hem ilham verici ve büyüleyici bir öğretmen hem de bir faşist olarak ikna edici bir biçimde göstermeyi başarır.

Faşizm tam da Bayan Brodie'nin istediği şeyi yapmıştır İtalya'da. Gelenekleri, alışıldık ve sıradan olanı yok etmiş, cahillik ve gerikafalılık olarak gördüğü şeyleri tek bir hamlede ortadan kaldırmış, halkı yeniye, bilinmeyene, değişime taşımak için harekete geçmiştir. Daha sonra Hitler'e ve Alman sosyalistlerinin yaptıklarına da hayranlık duyar Brodie. Ama öğrencileri çoğunlukla onun siyasi görüşlerini can sıkıntısıyla dinlerler. Onların zihinleri daha çok Brodie’nin verdiği kitaplardan, fikirlerden ve hikayelerden zevk alır.

Brodie'nin öğrencileri arasındaki en hayalperest karakterin Sandy olduğunu kitabın başlarında hemen anlarız. Edinburgh’lı bir başka büyük yazarın, Robert Louis Stevenson'ın kitaplarını büyük bir mutlulukla okur Sandy ve kendini İskoç yaylalarında romantik maceralara atılıp romanın karakterleriyle konuşurken hayal eder. Daha sonra Jane Eyre'la ve Rochester'la tanıştığında da bu mutluluğu sürer. Kahramanlar, haydutlar, büyük aşklar ve yüce fikirlerle dolu bu İskoç romantizmi dünyası yalnızca Sandy'nin değil Bayan Brodie'nin diğer öğrencilerinin de içini mutluluk, hayranlık ve şaşkınlık duygularıyla doldurur.

Büyük bilimkurgu yazarı Stanislaw Lem'in oraya giden insanlara hayatlarındaki en gizli pişmanlıkları ve sırları gösteren, onların zihninin şeklini alan gezegeni Solaris gibi, Brodie'nin damgasını vurduğu geçmiş de onu hatırlayanların zihnindeki sırları ifşa eder bize. Bu geçmişe hatırlayanların sesiyle, hatırlayanların hatırlama biçimiyle tanıklık ederiz. Bu yüzden de sık sık tarih içinde yolculuklara çıkar, on yaşındaki halini gördüğümüz bir küçük kızın öldüğü anın içine girer, sonra yine onun çocukluğuna döner, hatırlama işinin kendisinin tam da bu zigzaglarla örüldüğünü anlarız. Yıllar sonra bir otel yangınında ölecek bir karakter, sekse düşkünlüğüyle ünlenen bir başkası ve manastırda yaşayan bir üçüncüsü, üstüste bindirilmiş resimlerle sunulurlar bize. Onları hatırlayan kişi saf bir biçimde hatırlayamaz yaşadıklarını: nihayetinde hatırlamanın mekanizmaları ne çizgiseldir ne de basit. Proust'un işi hatırlamak olan kahramanı Marcel gibi Spark'ın hatırlayan anlatıcısı da geçmişi çağrışımlar, kafa karışıklıkları, benzetmeler yoluyla önümüze serer.

Spark yüz elli sayfa içinde yalnızca bu karmaşık mekanizmayı ifşa etmez bize, bir yandan da karşımıza kitabı bir polisiye romana dönüştüren sorular çıkarır. İlk baştan itibaren öğrencilerinden birinin Bayan Brodie'ye ihanet ettiğini biliriz: bir şikayet neticesinde Brodie okuldaki işinden olmuştur ne de olsa. Brodie'yle birlikte biz de ona ihanet edenin hangi öğrencisi olduğunu keşfetmeye uğraşırız. Bu arada Brodie'nin kızları bir başka muammayı, Bayan Brodie'nin aşk hayatını çözmekle meşguldür. Acaba müzik öğretmeni Gordon Lowther'la mı yoksa bir kolunu savaşta kaybetmiş resim öğretmeni Teddy Lloyd'la mı aşk yaşıyordur öğretmenleri? Herkesin bu konudaki görüşü farklıdır ve yavaş yavaş anlarlar ki hayattaki mutluluk gerçeklerin kendilerinden çok onları bulmaya çalışırken yaşanan heyecanda gizlidir. Bu şekilde öğrencilerin geçmişte giriştikleri soruşturmayla ("Brodie'nin sevgilisi kim?") öğretmenlerinin yıllar sonra giriştikleri soruşturma ("Bana kim ihanet etti?") bir hatırlayış faaliyetini anlatan öyküde içiçe girer.

Daha sonra bir kitap yazdığını öğrendiğimiz Sandy, ilkgençliğinde onu en çok etkileyen kişinin bir romancı, müzisyen veya filozof değil, Bayan Jean Brodie olduğunu söylediğinde bu unutulmaz roman kahramanının etkisinin tıpkı bir madalyonda olduğu gibi iki farklı yüzden oluştuğunu anlarız. Öğretmenler hem bize ilham kaynağı olur hem de hayatımızı kaydırırlar. Spark sanki insan zihninin bir başka zihin tarafından endişe verici bir kolaylıkla şekillendirilebilen bir şey olduğunu fısıldıyordur bize.

Yıllar sonra üzerine düşünmeye başladığımızda, düşündüğümüz düşüncelerin kaynağının hiç de düşündüğümüz gibi kendimizde değil, nasıl düşüneceğimizi bize öğreten bir başkasında, kendi Bayan Brodie'lerimizde olduğunu keşfetmekte bu muhteşem kitabın gösterdiği gibi hüzünlü, tuhaf ve korkutucu bir yan vardır.

Sabah Kitap'ın 16 Kasım 2012 tarihli sayısında yayımlanan yazı.

No comments: