DHL hakkında her şey


Bir yazar bir gün bir başka yazar hakkında bir kitap yazmaya karar verir. Başka bir kitap yazmak, başka bir işle uğraşmak, başka biri olmak yerine o kitabı yazacak, o kitabı yazmayı iş edinecek, o kitabı yazan kişi olacaktır. Ama masanın başına geçtiğinde, bilgisayarını açtığında ve yazmaya başladığında bir yazar hakkında yazmak istediği kitabın o yazardan başka her şey tarafından istila edildiğini görür. O bir yazar hakkında yazmak isterken, kitap sanki o yazar dışında her şey hakkında yazmasını istiyordur ondan. Bir şeyin tekilliğinin yerini her şeyin çoğulluğu almıştır. Üstelik sonra, her şey sanki yazara, “Beni de yaz, beni de yaz” derken üçüncü bir adım gelir. “Hiçbir şey”dir bu, yazara tek bir şeyden de, her şeyden de bahsetmekten daha güzel tek şeyin hiçbir şeyden bahsetmemek olduğunu söylüyordur.

Geoff Dyer’ın "Out of Sheer Rage" kitabını tek bir paragrafta özetlemem gerekse, bunları yazardım. Gerekmiyor ama yine de yazıyorum. D. H. Lawrence hakkında yazmak isteyen adamın kitabı gibi, D. H. Lawrence hakkında yazmak isteyen adamın kitabı hakkındaki eleştirinin de güçlü bir başlangıcı olması gerektiğini hissettiğim için. Çok komik, çok öfkeli, çok hissederek yazılmış bir kitap bu. Yerleşik bir hayattan, ailelerden, evliliklerden, çocuklardan, iş sahibi olmaktan, kesinliklerden ve düzenden hoşlanmayan bir adamı, Lawrence’ı anlatır gibi yapan bir kitap. Sıradışılığı, tasnif edilemezliği ve karmaşıklığıyla, konu edindiği Lawrence’ın edebi yeteneklerine yaraşır bir kitap.
 
Yunan adalarında, San Francisco’da, Oxford’da, metrolarda, uçaklarda, balık lokantalarında ve bir çıplaklar kampında geçen sahnelerde isimsiz kahramanımızın attığı her adım, Lawrence’ın yankısını taşıyor içinde. Sanki bu kitabın altında derin bir kuyu varmış da, buradan aşağıya düşen her taş, kuyunun içinden gelen, orada olanları, orayı yankılayan bir sesle bize geri dönüyormuş gibi hissediyoruz sayfaları çevirirken.

Dyer’ın kitap yazmak isteyen kahramanı huzursuz, mutsuz, oturduğu yerde duramayan bir tip. Öfkeli, hınçlı, affetmeyen sesiyle Thomas Bernhard’ı akla getiriyor. Bu Bernhardvari öfke, en çok da Lawrence üzerine biyografi kitapları, eleştirel incelemeler, monografiler, kaynakçalar ve post-yapısalcı felsefi risaleler yazan akademisyenlere yöneldiğinde komikleşiyor. Bunlar Dyer için nefret edilesi bir düzenin değişmez sembolleri. Bahsettikleri, konu edindikleri, inceledikleri yazarları, o yazarlardaki güzelliği, derinliği, hayatiyeti öldürüyorlar.

İngiliz bir yazarın, Nietzsche’ye referansla bir tür 'şen bilgi'nin peşinde koşan, sık sık anlatıcının kendi haklılığından başının döndüğü anlarla dolu bir kitap yazmasını, irrasyonel sularda yüzmesini izlemek, her zaman bir zevk. Dyer, dar omuzlu bir erkek olmak, çıplaklar kampında sevişmek ve kupadan çay içmek gibi Lawrence’la hiç alakası yokmuş gibi görünen bölümlerde öylesine parlak edebi keşifler yapmış, öylesine güzel cümleler kurmuş, öylesine canlı bir dünya yaratmış ki, insan bu kitabın konusunun aslında Lawrence değil, Lawrence’ın üslubu olduğunu ancak sonuna ulaştığında fark ediyor.

11 Ekim 2012 tarihli Milliyet Kitap'ta yayımlanan yazı.


No comments: