Tepelerin solgun manzarasında


Sessizlik de konuşmanın bir yoludur bazen. Anlatmadığımız bir öyküde, bahsetmediğimiz bir insanda, gölgenin içinde bıraktığımız bir ayrıntıda gizlidir asıl hikâyemiz. Ama sözcüklerle yapılan bir sanatta zordur sessizliği temsil etmek. Bir hikâye beklerken sizden okur, cesaret ister suskunluğu resmetmek. Ve cesaret isteyen bu incelikli, nadir, narin sanatın edebiyattaki en büyük ustalarından biri Kazuo Ishiguro’dur.

İlk romanı Uzak Tepeler, anlatmadan anlatma sanatının şaheserlerinden biridir. İngiltere’de başlar kitap ama aslında Japonya’ya dairdir; anlatıcı Etsuko sürekli olarak hamileyken tanıştığı bir arkadaşından bahseder ama yavaş yavaş ortaya çıkar ki, anlattığı hikâye bambaşka bir hikâyedir; arkadaşının kızı Mariko, mutsuzluğu, sıkıntısı ve öfkesiyle kitabın merkezinde durur, zaten Etsuko’nun intihar ettiğini öğrendiğimiz kendi kızı Keiko yerine sürekli Mariko’dan bahsetmesidir bize bu kitapta bir tuhaflık olduğunu hissettiren.

Etsuko’da bir tuhaflık vardır çünkü soğuk, mesafeli, duygusuz bir sesle anlattığı hikâyeler aslında hep duygularla, en yakıcı duygularla ilgilidir. Etsuko’da bir tuhaflık vardır çünkü ilk kocası Jiro’yla Japonya’da yaşadığı yıllardaki duyguları derin dondurucuda beklemekten buzlaşmış gibidir; bu buz kalıbını bir baltanın yapacağı gibi parçalamasını beklediğimiz kitap da, onu muhafaza etmeyi sürdürür en fazla. Etsuko’da bir tuhaflık vardır çünkü içi yavru kedilerle dolu bir kutuyu suya bırakarak içindeki hayvanları öldüren bir kadını durdurmak için hiçbir şey yapmamakla kalmaz, o korkunç anı hatırlarken de en ufak bir tepki vermemeye devam eder.

Ama zaten hikâye de tam buradadır, hatırlamanın tuhaflığında. Roman, Türkçe ismi gibi uzak tepeleri anlatmaz, orijinal ismindeki gibi tepelerin solgun bir manzarasını anlatır. Manzaranın solgunluğu önemsiz değil, hayati bir ayrıntıdır. Çünkü manzara değildir önemli olan, önemli olan onu solgun kılan şey, yani manzaraya bakanın bakışıdır. Beğensek de beğenmesek de biz, İngiltere’de ikinci kocasının ve büyük kızının ölümlerinden sonra yalnız bir hayat yaşayan Etsuko’nun bakışına indirgenmişizdir ne de olsa. İngiliz kocasından doğan kızı Niki’yle geçirdiği günler boyunca eski hatıralarına gömülen bu kadının güvenilmez bir anlatıcı olduğunu yavaş yavaş anlamamızın bizi korkutması da bu yüzdendir.

Esrik şarkılarıyla kendimizden geçtiğimiz bir rock yıldızını mutlaka sorumluluk sahibi biri olarak görmemiz, ona güvenmemiz gerekmez. Ama uçak kullanmayı bilmeyen bir adam pilot kabinindeyse, hissettiğimiz güvensizlik, uçma deneyimini çekilmez kılabilir. Etsuko’ya güvenmeyişimiz de biraz buna benzer. Londra’dan onu ziyarete gelmiş kızı Niki’yle geçirdikleri süre boyunca hep gölgesini üzerlerinde hissettikleri Keiko’nun neden intihar edecek kadar mutsuz olduğunu anlatmamakla kalmaz Etsuko. Bu hikâyeyi aslında çok farklı bir biçimde, geçmişi tahrif ederek, yeni bir geçmiş yaratarak anlatıyor olabileceğini de bize hissettirir. Anlatıcı bir şey söylemek istiyordur ama bunu başka bir şeyi söyleyerek söylüyordur. Okura düşen dedektifvari rol de, Sherlock Holmes’tan uyarlamak gerekirse, imkansız olanı elemek ve ne kadar olasılık dışı görünse de, geride kalanın gerçek olduğuna inanmaktır.

Romanın şimdiki zamanında Niki’nin onu ziyaret etmesi gibi, Etsuko’nun Japonya günlerinde de bir ziyaretçisi vardır. Kocası Jiro’nun babası Ogata-san, Japonya’nın İkinci Dünya savaşında yenilgiye uğrayan ideolojisini kalpten benimsemiş tatlı bir adamdır. Mütteffik Kuvvetler, Nazileri ve Japonya’yı mağlup ettiğinde, Ogata-san gibi hâlâ hayatta olan, eski düzenin önde gelen isimleri, savaşta gerçekte haklı olduklarını, yaşadıkları yenilginin ise bir talihsizlik olduğunu düşünür, geçmişte görevlerini yerine getirmiş olmaktan da utanç değil, huzur duyarlar. Kefaret ödemeye gerek yoktur, önemli olan onursuz bir mağlubiyet yaşamamaktır.

Ancak Ogata-san ile oğlu ve Etsuko arasında geçen ve Uzak Tepeler’de önemli bir yer kaplayan konuşmalardan anlarız ki, bu ihtiyar adam hiç de göründüğü kadar masum biri değildir. Japonya’nın savaştan sonra Amerika’nın etkisi altına girmesine, ülkesinin ruhunun değişmesine ve kültürde “yozlaşma” olarak gördüğü şeye karşı duyduğu tepkinin gerisinde biraz da savaş döneminde işlediği kendi suçları yatar. Ishiguro’nun ustalıkla zor seçilir kıldığı bu “vatanperver hareketler” yüzünden bazı insanların hayatı kaymış, bazı insanlar hain ilan edilmiş, bazı insanlar sırra kadem basmıştır. Eğitimci olduğu yıllarda okula kendi elleriyle kaydını yaptığı Shiego Matsuda isimli bir genç, bir dergide onun geçmiş günahları hakkında bir yazı yazdığında, Ogata-san için Japon toplumunun ahlaki hiyerarşisi bütünüyle ihlal edilmiş olur.

Ogata-san genç kuşakların hiçbir şeyi bilmediğinden yakınır kitap boyunca. Eskiden ulusun şanlı tarihini layığıyla anlatan tarih dersleri şimdi neden kaldırılıyordur? Neden bir anda bütün gençler geçmişe bakıp tarihteki karanlık sayfalardan utanmaya başlamıştır? Herkesin Japonya’nın savaş suçlarından, militarizmin kötülüklerinden, tarihle yüzleşmenin öneminden bahsetmesinin arkasındaki sebep nedir?

Etsuko’nun hatıraları, Japonya’nın yaşadığı bu travmatik değişimin tam ortasındaki bir noktaya götürür bizi. Savaş döneminde generallerin susturduğu muhalif fikirler ülkede kendini hissettirmeye başlamış, zorunlu suskunlar yeniden konuşur olmuş, herkesin inanarak büyüdüğü resmi tarih, bir dizi yalan olarak rafa kaldırılmıştır. Ishiguro ülkesinde yaşananları endişeyle izleyen Ogata-san’a anlayışla, merakla, şefkatle bakar. Bu ihtiyar adam, bir zamanlar çiçeklenmiş olağanüstü bir bitki gibidir. Onun şimdi kuruduğu bu anları izlemek de insanı bu yüzden hüzünlendirir. Ishiguro’nun anlatımında zehirli çiçekler bile zarafetle ölürler.

Uzak Tepeler’in en güzel bölümlerinde, Etsuko’nun Japonya yıllarından arkadaşı Sachiko’ya dair hatıralarına yoğun bir sis eşlik eder. Frank isimli bir adamla Amerika’ya kaçacağını mutlulukla anlatan Sachiko’ya dair her şey öylesine muğlaktır ki, geçmiş zamanın izinde koştuğu anlarda Uzak Tepeler Gotik bir boyut kazanır.

Hatırlamak, yanlış hatırlamak ve insanın günahlarının kefaretini hatırlayarak ödemesi hakkındaki bu harika kitabı Ishiguro 20’li yaşlarının ortasında East Anglia üniversitesinde yazmıştı. Malcolm Bradbury’nin yönettiği yaratıcı yazarlık programında arkadaşı olan öğrencilerin bayıldığı bir öyküden yola çıkarak kaleme aldığı Uzak Tepeler, sonraki Ishiguro romanlarında gittikçe genişleyecek olan iki ana temanın, sadakat ve hafızanın solgun bir manzarasını sunuyor bize. Ve hatırlamanın aslında her şeyden çok, unutmanın bir yolu olduğunu hatırlatıyor.

14 Eylül 2012 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı

No comments: