Burası Londra

London Calling serisinin Smithfield bölümünden

Bu yaz Londra bize gayet güneşli, ışıltılı ve güzel görünebilir. Daha bir sene evvel manzara çok başkaydı. Temmuz ayında önce en büyük ressamlarından birini, Lucian Freud’u kaybetti İngilizler. Sonra da şarkıcı Amy Winehouse’u. Asıl felaket ise 6 Ağustos'da Tottenham'daki ayaklanmalarla başladı. Hazırlıksız yakalandılar ve buna sinir oldular. Politikacılar, dükkanları yağmalayan binlerce kişi tutuklandığında bile bunun problemi çözeceğinden hiç de emin görünmüyorlardı. Sonra insanlar bir araya geldi. Danny Boyle'un Olimpiyat Oyunları açılış törenindeki sanayi işçileri gibi çalışmaya koyuldular. Bir sene boyunca, oyunlar kazasız belasız gerçekleşsin diye her türlü hazırlığı yaptılar. En azından yapmaya çalıştılar. Bu arada Londra hakkındaki külliyat genişledi. Mesela BBC, Burası Londra (London Calling) isimli bir belgesel dizisi hazırladı. Türkiyeli gazeteci Selin Girit’in sunduğu bölümleri seyredip kendisiyle konuşurken, Londra’ya, ayaklanmalara ve gazeteciliğe dair söyleyecekleri olduğunu fark ettim.

İlk defa 2004 yılında Londra’ya gelmiş Girit. Sekiz yıldır BBC'de çalışıyor, NTV'de de yayınlanan BBC Türkçe programlarını sunuyor. İstanbul'da yaşarken BBC Türkçe'nin açtığı sınava başvurmuş. Yazılı sınav ve mülakatın ardından tam umudu kesmişken dönemin BBC Türkçe Müdürü Hüseyin Sükan'dan bir telefon almış: "Selin, biz seninle çalışmak istiyoruz." Evde yalnız olduğunu, bir süre dans ettiğini, kendi kendine kahkahalarla güldüğünü hatırlıyor. BBC günlerinden önce Skyturk'te sabah programını hazırlayıp sunuyor, geceleri 12'de işe gidiyor, sabah 10'da çıkıyormuş. Yorulmuş. O dönem yönetim değişikliği nedeniyle işten çıkarmalar çok yoğunmuş. Çalışma arkadaşlarının işlerine bir bir son veriliyormuş ve herkesin canı sıkkınmış. “Biraz hayatımı değiştirmek, kendime çeki düzen vermek istediğim bir dönemdi. BBC Türkçe'nin eleman aradığını duyunca, belki de fırsat bu fırsattır diye düşünüp başvurdum."

İstanbul'dan Londra'ya iki bavulla gitmiş. Kimseyi tanımıyormuş İngiltere'de. Ürkütücü, heyecan verici ve ona özgürlüğünü hissettiren bir yolculuğun sonunda Londra’ya ulaşmış. Neler öğrenmiş orada? "Habere nasıl yaklaşmam gerektiğini, mülakat yapacağım kişileri neye göre seçeceğimi, doğru sorular sormanın önemini, basit kelime tercihlerinin bile gerçeği ne kadar çarpıtabileceğini, klişelerin ne kadar rahatsız edici olduğunu ve habere serinkanlılıkla yaklaşmayı." Ama BBC'yi idealize etmeye niyeti de yok. "Burada hayat dikensiz bir gül bahçesi değil. Ve yine de BBC Türkçe olarak hiç değilse habere sadece gazeteci gözüyle yaklaşmayı, çıkar ilişkilerinin ya da hesaplaşmaların dışında kalmayı başarabildiğimizi düşünüyorum."

BBC'deki işten çıkarmalara karşı düzenlenen protesto gösterisinde 

Londra ayaklanmaları sırasında İstanbul’da, ciddi bir ameliyat geçiren babasının yanındaymış. Televizyonu açmış. Yaşadığı mahallenin alevler içinde olduğunu görmüş. "İnanılır gibi değildi. Hele ki televizyonda eskiden oturduğum mahallenin alev alev olduğunu, her gün önünden geçtiğim restoranların camlarının indirildiğini, selamlaştığımız berberin dükkânına nasıl saldırıldığını anlattığını görmek çok tuhaftı," diyor. "Herkes olanları yağmacılık olayları şeklinde tanımlıyor. ‘Gençler plazmaları, ayakkabı dükkânlarını yağmalıyor’ dediler ama ben bunun bu kadar basit olmadığını, fahiş fiyatlara çıkan üniversite harçlarının, kapatılan gençlik merkezlerinin, gençlerin geleceklerinin ellerinden alındığını düşünmelerinin de bunda etkili olduğunu düşünüyordum."

Yaşadığı mahallenin, Ealing’in yanması onu derinden etkilemiş haliyle. "Çok acayipti. Birkaç ay olmuştu taşınalı. Başta Londra'nın kuzeyindeki semtlerden, Tottenham'dan, Hackney'den haberler geliyordu hep. Sonra sıçramaya başladı. Evimin hemen 50 metre ötesindeki dükkânların ateşe verildiğini, arabaların hurdaya döndüğünü görmek çok tuhaftı. Ealing'de orta yaşlı bir adam isyancı gençlere müdahale etmek isteyince dövüldü, ardından hayatını kaybetti. Yerinde ben de olabilirdim hissi, garip bir his."

Londra ayaklanmalarının dikkat çekici bir özelliği de Türkiyelilerle ilgiliydi. Normalde toplumsal olaylarda ateşli silah kullanmaları yasak olan İngiliz polisler yaşananları izlerken, Türkiyeliler yağmalanan dükkan ve iş yerlerini savunmuşlardı. "Ne yalan söyleyeyim, Dalston'la ilgili haberleri görür görmez, 'Hah, kesin şöyle 'kahraman Türkler' diye bir manşet atılır' demiştim. Öyle de oldu. Türkler ve Kürtler demek lazım öncelikle. Çünkü Dalston'da Türkler kadar Kürtler de vardır. Dükkânlarını kendi mal ve mülklerini korumaya çıkmışlar sonuçta." İngiltere'de polisler isyan olayları karşısında yetersiz kaldığı için bu tavırların Londralılar tarafından yüceltilip kahramanlık olarak sunulduğunu söylüyor. “Ben kahramanlık değil, normal bir tutum olduğunu düşünüyorum. Belki cesur denilebilir yine de..."

Bu yaz ise Londra’da farklı bir alev, olimpiyat meşalesinin alevi yanıyor. Şimdiye dek işler iyi gitti. Turistlerin ulaşımda sorunlar yaşayacaklarına dair beklentiler boşa çıktı mesela. "İnsanları bu tür haberler o kadar korkutmuş ki, kimi terk etmiş şehri, kimi ise Londra'ya geleceği tarihi ertelemiş,” diyor. “Şimdi Londra'nın merkezi hayalet şehir gibi." Akredite olmadığı için Olimpiyat Köyü'ne giremediğini, piyango usulü dağıtılan biletlere sahip olmayı başaramadığını anlatıyor. "Yine de her gün Olimpiyatların resmi sitesine girip bilet bakıyorum. Bunu da kaçırırsam çok ayıp olacak!"

Adını İngiliz punk müzik grubu The Clash’in ünlü şarkısından alan London Calling programlarına geliyor laf. Bunun güzel ve gurur duydukları bir iş olduğunu, çok iyi bir ekiple çalıştıklarını söylüyor. Nasıl bir ortamda çalışıyor peki bu iyi ekip? BBC Türkçe Servisi'nde herkesin her işi yaptığını anlatıyor. "Ben son iki yıldır Dünya Gündemi'nin sunuculuğunu da üstlendiğimden büyük oranda yalnızca televizyon programıyla ilgileniyorum." Mesaisi sabah 8'de başlıyor. "Çayımı koyduktan sonra dünyada neler olup bittiğine, BBC muhabirlerinin nereden ne haberler gönderdiğine, bizim neyi nasıl ele alabileceğimize bakıyorum. Sonra Dünya Gündemi'nde çalışan ben dahil üç kişi toplanıyor, ne yapacağımıza, hangi konuları işleyeceğimize birlikte karar veriyoruz. Her birimiz programda yer alan haberlerden birini yazmaya, ardından da montajlamaya koyuluyoruz. Ben arada bir de makyaj yaptırıyorum tabii. Çok yoğun bir tempoda çalışıyoruz. Ama keyifli de."

80 yıldır Dünya Servisi'nin bulunduğu Bush House'tan Londra'daki tüm BBC çalışanlarının aynı çatı altında toplandığı yeni bir binaya taşınmışlar. Şimdi tüm Dünya Servisi tek bir katta görev yapıyor. "Kahvenizi koyarken, bir bardak su içerken, asansörde, kafede, sigaranızı tüttürürken, yani her an Birleşmiş Milletler gibi bir binada çalıştığınızı hissedebiliyorsunuz. İş çıkışlarında Latin Amerikalı, Rus ya da İranlı arkadaşlarınızla iki sohbet etmeye köşedeki pub'a gidebiliyor, ortak projeler geliştirebiliyorsunuz."

Bush House’tan taşınmak bir dönemin sonuydu belki. BBC Türkçe Servisi’nin 1939 yılından bu yana yayın yapan radyosunun geçtiğimiz yıl 27 Mayıs’ta kapatılması ise, daha büyük bir geleneğin sona erişini haber veriyordu. Can Yücel, Orhan Boran, Halit Kıvanç ve Bülent Ecevit gibi bir çok ismin çalıştığı radyonun son yayını yaptıkları günü “çok ağır ve üzücü” olarak tarif ediyor. “'Hoşça kalın...' derken çoğumuzun sesi titredi. Yayını alkışlarla kapatırken birbirimize sarılıp ağladık. Yücel, Boran, Kıvanç, Ecevit gibi isimlerin yayın yaptığı stüdyolardaki havayı solumak çok büyük ayrıcalıktı. Biz BBC Dünya Servisi'nin yüzde 25'lik kesintilere gittiği, bölümlerin ardarda kapatıldığı, grevlerin birbirini izlediği bir döneme denk geldik.” Radyo kapansa da Türkçe Servisi internet sitesi ve televizyon programlarıyla yola devam ediyor ama kesintiler yüzünden BBC’deki pek çok çalışanın keyfi kaçmış durumda.

Son olarak Türkiye'ye dönüp burada çalışmayı düşünüp düşünmediğini soruyorum. BBC'den sonra başka medya kuruluşlarında mutlu olabilir mi? "Türkiye'ye dönmeyi çok istiyorum aslında," diyor. "Sekiz yıl az zaman değil. Annem-babam yaşlanıyor, küçük bir yeğenim var, benden uzak büyüyor. Ama tabii duygusal davranmak, dönüp pişman olmak da istemem. Özellikle medyanın ve gazetecilerin durumu düşünüldüğünde dönüp dönmemek kararı, üzerinde etraflıca düşünülmesi gereken bir karar. Koşullar oluştuğunda tabii ki dönmek, İstanbul'da, çok sevdiğim Kadıköy'de yaşamak isterim. Kim istemez?"

Anlaşıldı: Londra'da da yaşasa uzaktaki şehirler insana hep içinde olduğundan biraz daha güneşli, ışıltılı ve güzel görünüyor.

---
Hobiden tutkuya dönüşen bir ilgi
"Tiyatroya ilgim uzun yıllar öncesine dayanıyor. Üniversite yıllarında başlayan, hobiden tutkuya dönüşen bir ilgi. Altıdan Sonra Tiyatro grubunun üyesiyim. Oyunculukla başladım, biraz yönetmenlikle devam ettim. Londra'ya geldikten sonra işi yazmaya taşıdım. Burada, King's College ve RADA'da (Kraliyet Sanat Akademisi) metin ve performans çalışmaları üzerine, oyun yazarlığı dalında yüksek lisans yaptım. Ayrıca Aleks Sierz'in "In-Yer-Face Theatre: British Drama Today" isimli kitabını Türkçe'ye çevirdim. Yine çevirdiğim Dennis Kelly'nin 'Orphans' (Öksüzler) isimli oyunu bu yıl Tiyatro Dot tarafından sahneye taşındı. Tiyatrodan kopmak gibi bir niyetim yok. Zaten ben onu bıraksam o beni bırakmaz."


12 Ağustos 2012 tarihli Sabah Pazar'da yayımlanan yazı.

1 comment:

b. said...

Londra oyle bi sehir ki, İstanbul' u en cok özlettiren ama ayni zamanda ona en iyi alternatif olabilen...