İki şehrin hikayesi

Of Time and the City, Terence Davies

Gözlerinizi kapayın ve birbirinden gündüz ve gece kadar farklı iki şehir hayal edin. Birine zenginliği, eğitimsizliği, otoriterliği koyun, diğerine yoksulluğu, medeniyeti ve demokrasiyi. Biri muhalefete karşı baskının, tek parti zihniyetinin, şiddet sevenlerin diyarı, diğeri geleneksel hayata meraklı, medeniyete düşkün modernlerin alemi. Onları Doğu ve Batı, Asya ve Avrupa, Üçüncü Dünya ve Birinci Dünya diye tasnif etmekte güçlük çekebilirsiniz, ne de olsa böylesi kolay ayrımları reddediyorlar. En iyisi onları resmeden kitabın ismindeki gibi Şehir ve Şehir demek bu topraklara. Sakinlerinin birbirini göremediği, koklayamadığı, öteki şehirde yaşayanların vücuduna dokunamadığı mekanlar bunlar. Öylesine maharetle ayrılmışlar ki birbirlerinden, cerrahların bir hamlede vücuttan söküverdiği kanserli tümörler gibi, arkalarında bıraktıkları izler, varolsalar bile görünmez hale gelmişler.

Şimdi gözlerinizi açın ve bu iki şehrin dünyasını üstüste bindirin. Baktığınız bu yeni resimde iki şehir birbirine komşu olmasın, haritada yanyana durmasın da, sanki fizik kurallarını, haritalama tekniklerini ihlal ederek, içiçe geçip aynı fiziksel alanı paylaşsın. Coğrafya dediğimiz kütüphanenin karanlık bir rafında kimse açıp okumadığı için mürekkebi iki tarafa da bulaşmış, birbirine yapışıp kalmış iki sayfa gibi, bu iki şehir dış dünyaya kapalı bir hayat sürsün. Şehirlerin sakinleri de, yalnızca kendi alemlerini görüp yalnızca kendi seslerini duysun ve dünyanın kendi yaşadıkları şehirden ibaret olduğuna inansın.

China Miéville’in Şehir ve Şehir’de kurduğu dünya, aslında bizim için çok tanıdık. Hayır, Ul Qoma ve Besźel ismini verdiği şehirlerden ilkinin El Kaide’yi (al-Qaeda) ve 11 Eylül’den sonra Batı’daki şahinler tarafından onunla özdeşleştirilen bazı ülkeleri çağrıştırmasından bahsetmiyorum. Hayır, aynı şehrin 1923 yılında, aniden bir gecede dil değiştirmesi de değil mesele. Ul Qoma’nın eski alfabesi Illitan’ı bugün arşivciler ve eylemciler dışında kimsenin okuyamaması, burada her türlü ideolojinin, muhalefetin yasaklanması, şehrin Ya Ilsa adlı bir generalin başkanlık ettiği askeri bir Tek Parti rejimiyle yönetilmesi ve her duvarda asılı lider portreleri de tam olarak açıklayamıyor Şehir ve Şehir’i okurken yaşadığım bu tanıdıklık hissini.

Birbirlerini görmemek, birbirlerinin zıttı olmak, birbirlerinin varlığını meşru kılmak üzere yaratılmış iki farklı halktan bahsettiği için tanıdık bu dünya. İdeolojinin her sabah gözlerimizin önüne yeni perdeler indirdiği bir ülkede yaşarken, Miéville’in şehirlerini birbirlerinden ayrı kılan şeyin onlara bakan kişinin algısı olduğunu gördüğümüz, bu algıyı da şehrin ideolojisinin yarattığını fark ettiğimiz için tanıdık. Bu algının da etkisi altına aldığı kişiye öteki şehirde yaşananları görmemeyi, duymamayı, hissetmemeyi başarması yüzünden tanıdık. Yalnızca görmemekle, duymamakla, hissetmemekle kalmıyor, üstüne bir de öteki şehri hiç düşünmüyor ve ona geçmeyi hayal bile edemiyorlar. Şayet sınırları aşma hatasına düşerlerse, öteki şehri görür, duyar ve hissederlerse, var olanı görmezden gelme biçimlerini ihlal eder ve hakikate bakarlarsa derhal yakalanıyor, götürülüyor, yok ediliyorlar.

Müfettiş Tyador Borlú, Besźel şehrinin Ağır Suçlar Birimi’nde çalışıyor ve günlerden bir gün Mahalia Geary isimli bir öğrencinin cesedini keşfettiğinde bu tuhaf dünyaya daha yakından bakmaya başlıyor. Geary niçin öldürülmüş olabilir diye araştırırken, iki şehrin kesiştiği alanlarda varolan bir üçüncü şehrin, Orciny’nin efsanelerinden bahsedildiğini duyuyor. Borlú’nun zihnine girdiğimiz ilk cümlede onun içinde bulunduğu sokağı “göremediğini” okuyoruz ve böylece görmeyen ama görmeyi öğrenecek anlatıcının öyküsü de başlamış oluyor.

Amerikalı yazar Raymond Chandler’ın dedektifleri gibi kısa cümlelerle, lafı dolandırmadan, herhangi bir olağanüstü algılama mahareti göstermeden yazıyor kahramanımız yaşadıklarını. Ama resmettiği şehirlerin sokakları başka bir edebi geleneğe dahil olan yazarların, Borges’in, Calvino’nun, Pamuk’un yapay dünyalarıyla kardeş daha çok. Miéville’in kitabının bir şehrin sokaklarına aitmiş gibi aralarında dolandığı polisiye, fantastik ve postmodern kurmaca gibi edebi türler, romanda hikayesi anlatılan iki şehre benzer biçimde aynı coğrafyayı işgal ediyor ama bunun hiç de farkındaymış gibi görünmüyorlar. Miéville’in yaptığı da, bunları karıştırmak, birleştirmek ve romanda korkunç bir biçimde cezalandırılan o büyük suçu işleyerek, sınırlarını ihlal etmek.

Miéville’in şehirleri bize kendi şehirlerimizi ve başkalarınınkileri hatırlatıyor. Mesela Londra, Doğu mahallelerindeki mutenalaştırma projeleri yüzünden iki paralel gerçekliğin üstüste bindiğinden şikayet edilen bir şehir görünümü almış durumda. Ama başka örnekler de var, mesela Carol Reed’in Graham Greene’in bir senaryosundan uyarladığı Üçüncü Adam filminde resmedilen, sakinlerinin birbirinin hayatından bihaber yaşadığı dört bölgeye ayrılmış Viyana gibi. Ya da bütünleşme öncesindeki ikiye bölünmüş Berlin gibi. Yine de tüm bu karşılaştırmalar, romanın gerçek hayatta hangi şehirleri, fikirleri ve ideolojileri temsil ettiği sorusuna yanıt bulmaya çalışma çabası kadar anlamsızlaşıyor bir yerde.

Ne de olsa Şehir ve Şehir, felsefe ve ideolojiyle, onları paket kağıdı işlevi gören bir öyküye sarıp anlatmaktan farklı bir ilişki kuruyor. Borlú, yaşadığı, hizmet ettiği ve tarihini çok da iyi bilmediği şehrin arkeologlar tarafından incelendiğini, buradaki kazılarla öldürülen kızın bağlantılarını ve şehirlerin sakinleri arasında karşıtlıklar üreten bu düzenin aynı zamanda haksızlıklar da ürettiğini keşfettikçe bir hakikat kazıcısına, Fransız filozof Michel Foucault’nun “bilginin arkeolojisi” diyerek tarif ettiği projenin bir uygulayıcısına dönüşüyor. Bir cinayeti aydınlatmak gibi emniyet dünyasıyla, polisle, devletin kolluk kuvetleriyle ilişkilendireceğimiz bir eylem, böylece Foucault’cu bir hakikat analizinin bahanesi haline geliyor.

Miéville’in post-modern dedektif romanı, işte bu yüzden 1950‘lerde Fransa’da Alain Robbe-Grillet’nin yazdığı Yeni Roman’lara, en çok da Kıskançlık ve Silgiler’e benziyor. Ancak modernizmin sınırında duran Robbe-Grillet’nin aksine, Miéville türleri karıştırmayı, ucuz romanları taklit etmeyi, sayfalarını hızlıca çevirip bitirmek isteyeceğiniz klasik bir hafiye öyküsü anlatmayı da bunları hiç sorun etmeden kendi edebi projesinin bir parçası haline getiriyor. Silgiler’de olduğunun aksine, hikayeyi mitlere bağlamakla ilgilenmiyor; daha radikal bir şey yapıyor ve bir dedektifin çizginin öte tarafına geçip, zaten iki boyutu görmüş biri olarak, asilerin safına katılıp katılamayacağını merak ediyor.

Farklı hava limanlarına, internet alan adlarına ve telefon kodlarına sahip bu iki alem arasında gidip gelirken, Miéville yanyana olup birbirini görmemenin, yürürken omuzlarımızın sürtündüğü insanlara aldırmamanın, zikzaklar çizerek ideolojinin körlüğünü sürdürmenin, tutarlı bir kararlılıkla birbirimize dokunmamanın, birbirimize karışmamanın, birbirimizi yok saymanın bir kitabın kendine malzeme edineceği edebi buluşlardan fazlası olduğunu gösteriyor. Anlattığı hikayeyi hayal etmek üzere gözlerimizi kaparken, böylece başka bir göz açılıyor içimizde.

17 Ağustos 2012 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: