Mavi Defter’deki kasvetli sayfalar


Şavkar Altınel'in düzyazı kitaplarında insanı en çok etkileyen şey, oradaki sözcüklerin dayanılmaz dürüstlüğüdür. Ama farklı bir dürüstlüktür bu, dürüstlük deyince aklımıza gelenlere çok benzemez. İnsanı teselli eden kardeşçe bir sese sahip olduğu, adaletsizlikleri yüzümüze vurduğu, itiraf üzerine itirafla bizi şaşırttığı için dürüst değildir onun kitapları. Kardeşlikten de, adaletin sağlanabileceğine yönelik bir inançtan da, itirafların insanı kurtarabileceğine dair bir güvenden de arınmış oldukları için dürüsttürler. Kişiyi deneyimlerine indirgeyen kitaplardır bunlar. Gezgin, aklında belli bilgiler ve arkasında belli hatıralarla bir boşlukta, bir alandan diğerine ilerlerken, bizi kendi gerçekliğine tam da bu dürüstlük sayesinde inandırır. Onun yolculuklarının arkasında büyük anlamlar yoktur. Varılacak yer kadar yolculuğun kendisi de anlamsızdır aslında. Hareket ediyor oluşundan başka, insanın yaptığı seyahate dair söyleyebileceği şeylerin çoğu boş laftan ibarettir. Ne geçmişi telafi eder seyahatler ne de bize bir gelecek umudu verirler. Hepsi aynı yere, gerçekliğin acımasız amaçsızlığına açılır.

Altınel'in yeni kitabı Mavi Defter'in dünyası ise bir Amsterdam uçağında açılıyor. Anlatıcının yanında S. olarak andığı partneri oturmakta: Defter'in resmettiği ilk şehir olan Amsterdam'ı da bu iki hayalet birlikte geziyorlar. 50'li yaşlarında bir çiftten bahsediyoruz. On yıl sonra, bu şehirleri, bu sokakları, bu insanları yeniden görme imkanımız olacak mı diye kendilerine soran bir çiftten. On yıl sonra var olup olmayacaklarının belirsizliği, on yıl önce var olmuş olduklarının kesinliğiyle çarpıcı bir karşıtlık oluşturan bir çiftten.

Elimizde on yıl sonrayla on yıl öncesi arasındaki orta nokta, yani şimdiki zaman var yalnızca. Güvenmek zorunda olduğumuz şey de kitabın şimdiki zamanında konuşan anlatıcının bize sunduğu manzaraların güzelliği ve hakikati. Altınel söz konusu olunca güzellik ve hakikat, Keats'in ünlü şiirindeki gibi, birbirini karşılayan sözcüklere dönüşüyor. "Kuzey Denizi'nin üzerinde gün soluyordu," diye başlıyor Altınel'in Defter'i: "İnişe geçmek için az önce sıyrıldığımız bulutlardan süzülen ölgün ışıkta aşağıda bir tanker nereye gittiğinden emin değilmiş gibi gri suları ağır ağır yararak ilerlemekteydi. Bir an yanımdaki koltukta, kapağında bir kanalın kıyısında duran bir bisikletin olduğu yolculuk kılavuzunu okuyan S.'ye baktım, sonra yüzümü tekrar cama çevirdim."

Bu görüntüyü çarpıcı kılan şey nedir? Hem anlatıcının durumunu, uçtuğunu öğreniriz bu cümleden, hem de içinde bulunduğu şeyin kendisinin de hareket ettiğini, sabit, güvenli, değişmez bir konumu olmadığını görürüz. Anlatı kadar anlatıcı da hareket halindedir ve ikisi de eşit derecede güvenilmezdir. Uçak tepedeyken küçük görünen tanker, uçak gökyüzünden inerken büyüyorsa şayet, anlattıklarımız, tesadüfen içinde bulunduğumuz yerde yapılan gözlemlerden ibaret hale gelir. Dış dünya da güvenilmezdir, bizim kısıtlı görüş alanımızdan gördüklerimiz de. Yine de bu kısıtlı görüş alanından ve onun bize gösterdikleriyle kurduğumuz ilişkiden ibarettir hayatımız.

Sonra uçak inişe geçer ve aşağıdaki görüntü çeşitlenip renklenmeye başlar. "Kıyı çizgisini geçip yaz aylarında sarı, kırmızı, mor şeritleriyle yolcuları bir renk patlaması halinde karşılayan, ama Mart başındaki bu günde çiçeksiz ve donuk olan lale tarlalarının üstünde alçalmaya devam ettik," diye gözlemde bulunur anlatıcı. "Tek tük yel değirmenlerinin olduğu beyaz evli bir iki köy altımızdan kayıp gitti, yollarda ilerleyen taşıtlar görülebilir hale geldi."



O değirmen ve beyaz ev, yalnızca yolcu için değil, okur için de "görülebilir" hale geliyorsa, bu anlatıcının sabırla, dikkatle, gayretle gördüklerini resmeden kaleminin hüneri sayesindedir. Edebiyatın marifetinin "her şeyden önce görmemizi sağlamak" olduğu söylenmiştir ve Altınel de başka hiçbir şeyi değilse de bunu sağlamak için yazıyor gibidir.

Bize bir süredir yolculuğa çıkmadığını, kayda değer bir şey yapmadığını, hayatının boşluğunu anlatır daha sonra. Amaçsızca tükettiği günlerini telafi etsin diye bir haftalığına, "fazla istek de duymadan" Amsterdam'a gitmeye karar verir. Sayfaları çevirdikçe, isteksizliği daha da elle tutulur hale gelir: cevap bulamamak, vazgeçmek, aldırışsız bir biçimde yola devam etmek, ısrarcı olmamak, bu ufak kitabın anahtar sözcüklerine dönüşür.

Amsterdam'dan Berlin'e, Bordeaux'dan Gdansk'a ve Venedik'e, anlatıcı trenlerde, uçaklarda ve arabalarda ilerledikçe, bu bıkkınlık, sıkıntı ve boşluk duyguları gittikçe yoğunlaşan bir güzellikle çerçeveleniyor. Bir sabah kalktığında çizdiği şu resme bakın: "Gözlerimi açtığımda pasaportum, önceki günden kalan biniş kartım, saatim ve bozuk paralarım başucumdaki komodinin üzerinde garip bir ölüdoğa resmi gibi duruyordu. Yattığım yerden tül perdelerin arasından göğün kapalı olduğunu görebilmeme rağmen, bu odada da pencereler de alabildiğine büyük olduğundan içerisi aydınlıktı. Saatin erkenliği nedeniyle görünürde kimse yoktu."

Yalınlığıyla yanıltıcı bu resmin ardından anlatıcı kendini Amsterdam sokaklarına atıyor. Prinsengracht'tan Keizergracht'a, Herengracht'ın kıyısından Dam Meydanı'na, Rokin'e, Leidseplein ve Overtom'a geliyor. Günlerini parklarda geçiriyor, vakvaklayarak sulardan havalanan ördekleri izliyor, patenli gençlere bakıyor. Proust için söylendiği gibi, insan bir süre sonra anlatıcının neden bu mekanlarda dolaştığını, neden bu insanların arasında gezdiğini, kendisinin orada olmasının anlamını merak etmeye başlıyor. Ama yazarın renk vermeye niyeti yok. Yanından geçen patenli gençleri anlatırken çizdiği resmin güzelliğiyle yetinmeliyiz: "Hızla kayıp gidişleriyle zamanın, on sekizinci, on dokuzuncu, yirminci ve geçmiş, gelecek bütün yüzyılları sürükleyip götüren baş döndürücü akışının bir simgesi gibiydiler."

Bu tür ani aydınlanma anları, Joyce'un hikayelerindeki epifanileri akla getiriyor ve keskin bir ışık altında, sıradan olanın ortasında, bir anlığına hakikate bakıyor gibi oluyoruz. Ama anlatıcı bunu hemen dünyevi olanla dengeliyor, güzel olanı fazla güzel kılmaktan, hakiki olanı da fazla hakiki yapmaktan çekinerek kitaba giren ışığın miktarını azaltıyor ve şöyle yazıyor: "Gittikçe uzaklaşıp ufalmalarına bakarak yukarıdaki kapalı ama inanılmaz derecede yüksek göğün altında S.'nin yanında yürümeye devam ettim."

Belki de dünyevi olanın kendini sürekli olarak bize hissettiren varlığı yüzünden, kitaptaki sahneler kreşendolarla bitmiyor hiçbir zaman. Seyahatlerde bulunan görkemli imgeler hep onları hafifçe silikleştiren, solgunlaştıran bir filtreyle yazıya geçiyor. Zaten ilk bölüm sonu ve ikincisinin başında, silinmenin, ortadan kalkmanın ve geride bırakılan izin, Mavi Defter'in ana meseleleri olduğunu idrak ediyoruz. Doğduğu ve 19 yaşına kadar oturduğu İstanbul'da çocukluğunun geçtiği eski apartman aniden aydınlanıveriyor. "Aşağıda yapının girişinde, merdivenlerin dibindeki duvarın üst yarısını kaplayan dikdörtgen biçiminde büyük bir kabartmanın üzerinde, o yıllarda İstanbul apartmanlarında yaygın olan türden yağlıboya bir resim vardı." Bu resim aydınlandıktan sonra Hollanda'dan ayrılıyor ve yazarın birkaç yıl önce ziyaret ettiği İstanbul'a dönüyoruz. Çocukluk evini ziyaret eden anlatıcı resmin olduğu yere bakıyor. "Neredeyse korkarak başımı yavaşça sola çevirdiğimde dikdörtgen biçimindeki büyük kabartmayı da gördüm, ama üzerinde yer aldığı duvarın kalan kısmı gibi o da koyu griye boyanmıştı: hatırladığım resim yoktu."

Hatırladığı resmi bulamamanın hayal kırıklığına eşlik eden duygu ise, gençlikte yeni resimler bulmak için duyduğu büyük açlık oluyor. Hayranlıkla sevdiği yazar Conrad ve onun ünlü kahramanı Marlow gibi anlatıcı da eski haritalarda "henüz keşif gezileriyle dolaşılıp ne içerdiği saptanmamış bölgeleri gösteren boş beyaz alanlara" korku, büyülenme ve merakla bakıyor. Avrupa'nın ortasında yer alan ve insanın gençlik yıllarında buralara gitmeden hayata devam edemeyeceğini, olgunlaşamayacağını, eksik kalacağını düşünerek gezdiği bu şehirler, yazarın zihninde beyaz alanlar olmaktan çıktıkça, defterin mavi rengi yerini koyu ve kasvetli bir boşluğa, siyaha bırakıyor.

20 Temmuz 2012 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: