Amerika, fason gazeteciliği keşfetti


İyi gazetecilik pahalı bir iş. Ama ucuza getirmenin yolları var. Eski usul gazeteciler kadrolu, maaşlı, güvenceli çalışır, bunların rahatlığıyla haberleri ince ince işlerlerdi. Öte yanda da haberlerini, hikayelerini güzel telifler karşılığında satan, ofiste oturmaktan sıkılan freelance gazeteciler dururdu. Hepsi aynı prestijli gazeteler için çalışır, bu gazeteler de iki dünyanın da en iyisine sahip olurdu. İnternet yaygınlaşınca işler değişti. Artık başka sektörlerden bildiğimiz “outsourcing” hikayesi gazeteciliğe de girmiş bulunuyor. California’daki teknoloji şirketi çağrı merkezini Mumbai’de kurar, paraya ihtiyacı olan Hintliyi burada çalıştırırdı, bilmediğimiz bir olay değil. Şimdi New Jersey’deki gazete, haberlerini Filipinler’den muhabir çalıştırarak yapıyor ve bu yeni bir olay. Dil engeli, güzel İngilizce kullanımı diyeceksiniz, ama bunlar çözülmeyecek sorunlar değil. Birkaç tane editör, Asya’dan gelen haberleri güzelce çevirir, onlara takla attırır ve ortaya çıkan harika sonucu okurken medya patronu onu ne kadar ucuza getirdiğini bildiğinden iki kere keyiflenir.

Bu anlattığımız hikayeyi Amerika’nın haberciliğe en çok para ve zaman harcayan programlarından biri, This American Life patlattı. İster paradoks deyin ister kader, bu işler böyle işler. Aylarca üzerinde çalışmışlar haberin: hikayeye imzasını atan Sarah Koenig’in maaşı da çok az olmasa gerek. Ama para olmadan ortaya iyi hikaye de çıkmıyor işte. İpucunu araştıracaksın, (başka tüm işi gücü bırakmak pahasına da olsa) ipin ucunu bir kere tutunca bırakmayacaksın. This American Life’ın ortaya çıkardığı haber öylesine mühim ki, yaz bitene kadar tartışılacağına şüphe yok.

Olayın merkezinde Journatic diye bir Amerikalı şirket var. Ryan Smith buranın çalışanlarından. Önce kardeş şirket BlockShopper’ta çalışmaya başlıyor, sonra Journatic’e geçiyor. Copy-editing denilen işi yapıyor: yazardan gelen metni alıyor, onu düzenliyor, güzelleştiriyor, cilalayıp parlatıyor. Ama günlerden bir gün, kendisine gelen bu yazıların en temel dilbilgisi hatalarıyla dolu olduğunu görüyor. Patronlarına “kim yazıyor bunları?” diye sorduğunda, haberlerin Filipinler’de 35-40 sent karşılığı orta seviye İngilizce bilenlere yazdırıldığını öğreniyor. Üstelik sahte isimlerle. Fatma Arman’a 35 sent ödeyerek Claire Mantel imzalı yazı yazdırıyorlar yani. Haberler ufak olduğundan kimse de Claire’in kim olduğunu sormuyor.

Yapacak bir şey yok, emir büyük yerden. Ama dahası var. Smith, editörlerle yüzyüze görüşmesinin, yazarlarla tanışmasının yasak olduğunu öğreniyor. Onun için birer e-posta adresinden ibaretler. Geçen hafta Guardian’a yazdığı yazıda anlatmış: “Çalışanlar arasında gerçek bir iletişim kurulmaması, standart hale gelmişti. Süpervizörüm benimle yalnızca MSN veya e-posta aracılığıyla konuşuyordu. Daha detaylı talimatları ise özel YouTube video’larıyla yolluyordu.” Şirkette çalıştığı dönem boyunca Filipinli yazarlarla da araştırmacılarla da tek bir kere konuşmamış. “Gizli bir ajan şebekesi veya terörist hücrenin üyesi gibi hissediyordum kendimi,” diyor.

Journatic nasıl çalışıyor? İşçileri dünyanın dört bir yanında ter döken bir fabrika gibi. Biri istastitikleri derliyor, diyelim ki Bursa’daki suç oranlarını sisteme giriyor. Bir başkası burada ölen insanların isimlerinin listelerine aç/farklı kaydet/gönder işlemlerini uyguluyor. Gerekli bilgilerin paslandığı ve başka bir ülkede yaşayan bir üçüncü kişi, kısıtlı bir kelime dağarcığıyla da olsa beş-altı paragraflık haberi yazıyor. Merkezdeki bir başka gazeteci, bunu zenginleştirip parlatıyor, son halini alan yazıyı postalıyor. Journatic bu şekilde ayda 100 bin haber yaratabiliyor. Bazı makalaleler bilgisayar tarafından otomatik olarak hazırlanıyor, editörlere de ihtiyaç duyulmuyormuş.


Cesur yeni dünya. Yazarlara araştırma yaptırmak, sonuçları düzenleyip hikaye anlattırmak yerine tüm operasyonu kendisi düzenliyor. Bir haber oluşturma işini kollara, bacaklara, ellere, beyinlere ayrı ayrı işler tahsis ederek gerçekleştirmenin yolunu bulmuş. Sondaki birleştirme işini ise kendi yapıyor. Sonuç? Kârlı ve başarılı bir medya şirketi. Burada ironi yok. Haber merkezleri ufalır, film eleştirmenleri işsiz kalır, kitap yazılarına ayrılan yer kırpılır ve haberciliğin ölümü ilan edilirken Journatic gazetecilere para ödeyen, büyüyen, genişleyen, kâr eden bir şirket. Gazeteciliği öldürerek gazetecilere para kazandırıyor. Gazeteciliği katlederek gazeteciliğin alanını genişletiyor.

Buradaki anahtar kelime: yerel. Haber kadroları daralıp bürolar kapandıkça, İstanbul’un merkezinden, New York’tan, Londra’daki Fleet Street’den haber yapanların yerel haber kaynakları azalıyor sonuçta. Herkes New York’ta, Londra’da ve İstanbul’da yaşamıyor ama başka yerlerdeki okurların okuyacakları içeriği sağlamak yine merkezlerdeki şirketlere düşüyor. Journatic de zaten Filipin’deki gazeteciye Woody Allen’ın son filmi üzerine eleştiri yazısı veya İngiliz dışişleri bakanı William Hague’la söyleşi siparişi vermiyor. Şu ufak kasabada bir sanayici vardı, hakkındaki bilgiler şunlar, bunları kronolojik olarak bir araya getir, düz yazı yap, biz gerisini hallederiz diyor.

Ryan Smith, şirketin yaptıklarını görünce bunun gazeteciliğin ölüm fermanı olduğuna karar vermiş. Gazetecilik yapmayı bırakmış, haber olmak için uğraşmaya koyulmuş. Medya blogger’ları, ombudsman’lar hikâyenin kokusunu alınca telefonlar çalmaya başlamış. Journatic için önemli günlermiş bunlar, Chicago Tribune’un haber üretiminin bir kısmını devralmak üzereymişler ve bu şirketin halihazırda olmadığı kadar büyümesi anlamına geliyormuş. Baş editör yazarlara bir e-posta yollayıp “bir muhabir size şirketimiz hakkında bir şey sorarsa ve ona cevap vermeden bunu bize bildirirseniz size fazladan 50 dolar ödeyeceğiz,” demiş.

Smith sessizce devam etmiş mücadelesine. Bir gün kendisine New York’taki Newsday gazetesinin yine Filipinli yazarlara sipariş edilen makalelelerini düzenleme işi verildiğinde bunun kazanamayacağı bir savaş olduğunu idrak etmiş. Patronlar ekiplerini yarı yarıya azaltıyor ve Journatic sayesinde haber üretimlerini üç katına çıkarıyorlarmış. Fakat This American Life'ın hikayeyi patlatmasının ve Journatic'in bazı haberlerinde intihal izlerine rastlanmasının ardından Chicago Tribune şirketle ilişkisini askıya almış; şu anda saygın bir kurum olduklarını kanıtlamak için ter döküyorlar, gelecekte ne olacağı ise meçhul.

Sonuçta olay geliyor, bir hakikat sorununda düğümleniyor. Çin’de yaşayan bir adamın İtalya’daki bir köy düğününü oradaymışçasına yazmasına biz kısaca yalan haber diyoruz. Ama eğer kimse o düğünü yazmayacaksa, sahte bir isimle de olsa birinin yazması daha iyi değil mi? Muhbir vatandaşlar hâlâ aramızda ama muhabirlik eskisi kadar revaçta değil, hele bu ekonomik ortamda mantıklı hiç değil: o halde bu işe gerçekten ihtiyacı olan birilerinin, iki kuruş para karşılığında da olsa yazı yazmaları çok mu fena? Ama öte yandan, gazeteler bize yalan söyleyecekse ve biz orada yazılanların gerçek olmadığını kabul edeceksek, bu sonun başlangıcı anlamana gelmez mi?

Smith, Guardian’daki yazısında kendi hikayesini HBO’nun Newsroom dizisine bağlayarak akıllılık etmiş. “Eğer bu dizinin yaratıcıları gerçekten de modern gazeteciliğin en şaşırtıcı sahne arkası gerçeklerini ifşa etmeyi isteselerdi, (başroldeki) Jeff Daniels’e Journatic şirketinin muhabiri rolünü oynatmalıydılar. Muhtemelen Aaron Sorkin bile oturma odalarında tek başına bilgisayarlarına bakıp çalışan editörler veya St Louis’de, Manila’daki uzak bir Starbucks’da MacBook’larına sessizce haber yazan fason muhabirler hakkında ilgi çekici bir dizi yazamazdı.” Belki de yazardı; muhtemelen yazılacak bir gün; hikâye kesinlikle ilginç. Şu sıralarda birileri pahalı olmasına alıştığımız iyi gazeteciliği ucuza getirmenin yollarını keşfetmekte. Yakında bize de gelir, tabii halihazırda gelmediyse.

29 Temmuz 2012 tarihli Sabah Pazar'da yayımlanan yazı.

No comments: