Yeni bir Bloomsday, yeni bir Ulysses


Bir yazarın ölümünün üzerinden geçen elli yıldan, bir başkasının ise iki yüzüncü doğumgününden bahsederiz: ama bir kitapta anlatılan olayların geçtiği günlerin yıldönümlerini kutlamak, pek azımızın aklına gelir. Bunun en ünlü ve neredeyse kaideyi bozacak kadar kuvvetli istisnası ise, elbette ki James Joyce’un Ulysses’i. Her yıl 16 Haziran’da, Joyce’un unutulmaz çifti Leopold ve Molly Bloom’u ve manevi oğulları Stephen Dedalus’u hatırlamadan edemeyiz.

Bir asırdan uzun bir süredir, Ulysses’in geçtiği gün, 16 Haziran 1904, romanın kahramanı Leopold’un soyadından hareketle Bloomsday olarak anılıyor. Bu sene ise Bloomsday’i özel kılan iki neden var. BBC’nin sanat kanalı Radio 4, geçtiğimiz cumartesi Türkiye saatiyle 11.15’de başlayıp gece yarısına dek süren gerçek zamanlı bir Ulysses programı yayımladı öncelikle. Dublin’in romanla özdeşleşmiş Martello Kulesi’nde “Ulysses saatiyle sekizde” başlayan program, farklı saatlerde yayımlanan ve beş buçuk saat süren yedi bölümle Ulysses’i yalnızca onu hiç unutmayan okurlarına değil, kitapla ilk defa karşılaşacaklara da ulaştırmayı hedefliyordu.

Yapı Kredi Yayınları’nın Nevzat Erkmen çevirisiyle 1996‘da yayımladığı Türkçe Ulysses’i yıllardır dönüp dolaşıp yeniden okuma imkanına sahip Türkiyeli okuru ilgilendiren ikinci olay ise, yeni bir Ulysses çevirisinin elinin kulağında oluşu.

Bu yeni çeviri hikayesinin benim için kişisel bir yanı var. Amsterdam’da Ulysses üzerine çalışarak geçirdiğim bir yılda komşum olan bir yazar, Armağan Ekici, kitabın Türkçe çevirmeni. Bu yaz sonunda İstanbul’a gelip Ulysses’in yayımlanışını kutlamaya hazırlanan Ekici’ye, kendisi hâlâ Amsterdam’dayken bu yeni Ulysses çevirisinin hikayesini sordum. Önce bana, çevirinin düzeltmeleri, editöryal çalışması, redaksiyonu ve dizgisiyle toplam dört yıllık bir sürece yayıldığını anlattı, sonra da ekledi: “2008’in Bloomsday’inde törenle başladığım çeviri 2012‘nin Bloomsday’ine yetiştirmeye çalıştım, şu an yayına hazırlanan kitap yaz sonunda raflarda olacak.”

Ekici, kitabı Avrupa’nın en sakin şehirlerinden birinde çevirmiş. “Amsterdam'ın pek trafik derdi olmayan, sakin bir yer olması bile pratik düzeyde mutlaka faydalı olmuştur; ayrıca Amsterdam, Ulysses ile ilgili ek malzemeye ulaşmanın daha kolay olduğu, hatta bazen insanın karşısına çıkıverdiği bir yer,” diyerek bu şehirde çalışmanın faydalarını özetliyor. “Bir gün sahaf arabalarında kitaptaki Buck Mulligan karakterinin gerçek hayattaki ilham kaynağı Oliver St. John Gogarty'nin yazdığı anı kitapları çıktı karşıma. Ayrıca Amsterdam Film Müzesi'nde geçen yıl bugünlerde pek hatırlanmayan bir yönetmen olan Joseph Strick'in retrospektifi yapıldı. Ulysses ve Portre'nin film uyarlamalarını sinema salonunda seyretme, ayrıca Ulysses'in gösteriminden sonra Hollanda'nın önde gelen Joyce çevirmenlerinin sunduğu bir tartışmaya katılma fırsatı buldum.”

Joyce’un ve Ekici’nin hayat hikayelerine az çok hakim biri olarak ilgimi çeken başka bir konu da, bir dönem Roma’da bankacılık yaparak hayatını kazanan Joyce gibi Ekici’nin da bankacılıkla uğraşması. Bunu hoş bir rastlantı olarak gördüğünü söyleyen Armağan, "bana biri ‘neden Ulysses?’ diye sorarsa, ‘40 yaş civarı göçmen bankacıların yazdığı kitapları araştırınca karşıma böyle bir kitap çıktı’ diye şaka yaparım diye düşünüyordum,” diyor. “Joyce'un İrlanda'dan ayrılıp, hayatı boyunca İrlanda ve Dublin'i anlatan kitaplar yazarak hafızasını yapıta dönüştürmesi, mesafeden bir yapıt yaratması ile, benim Türkiye'den ve Türkçenin içinde yaşamaktan yıllarca uzak kalıp hafızamdaki Türkçeyi böyle bir kalıba dökmem arasında doğrudan bir paralellik olduğunu düşünüyorum.”

Joyce bankacılık hayatına ancak iki-üç ay dayanabilmişti, yeni Türkçe çevirmeni Armağan Ekici ise 20 yıldır bu işle meşgul. Bankacılık yapıyor olmasının çeviri üzerindeki olumlu etkilerinden birinin, iş seyahatlerinde Ulysses için önemli birkaç yeri, Dublin, Zürih ve Cebelitarık’ı görme imkanına kavuşması olduğunu anlatıyor. “Zaten kitabı çevirmeye kadar giden yolu açan ilk kıvılcım da 1999'da bir iş seyahati sırasında Dublin'deki Joyce merkezini ziyaret ettiğim zaman parlamıştı. İşyerinde bir dönem çok sayıda İrlandalıyla birlikte çalıştım, bu da kitaptaki bazı davranış kalıplarının hâlâ ayakta olduğunu yakından görmemi sağladı.”

Armağan Ekici

2012 yılı, Ulysses’in kitap formunda yayımlanışının 90. yılı olmanın yanı sıra, Joyce’un kitaplarının telif hakları yasası kapsamından çıktığı yıl olması açısından da önemli: ne de olsa 2011’in son gününde Joyce’un ölümünün üzerinden tam yetmiş yıl geçmiş oldu. Bu bizim için sevindirici bir haber, ne de olsa yazarın torunu Stephen Joyce, Türkiye’de özellikle 1980’ler ve 90‘larda Kürtlere karşı yapılan insan hakkı ihlallerini gerekçe göstererek Murat Belge’nin ve başka yazarların çevirdiği Joyce edisyonlarının Türkçe yayımlanmasını engelliyordu. “Yayın için izin dilenmek zorunda olmamak, Joyce'un kitapları üzerine iyi niyetle çalışacak olan araştırmacıların, çevirmenlerin, görsel sanatçıların, tiyatrocuların, sinemacıların ellerinin kollarının artık bağlı olmaması gerçekten çok olumlu, özlediğimiz bir gelişme,” diyor Ekici. “Öte yandan telif hakkı kontrolünün kalkmasının bu yapıtları yalnızca bir mal olarak gören, mekanize yöntemlerle, özensiz, eksik versiyonlarını pazarlamaya çalışsan tüccarların da işini iyice kolaylaştıracak, işin bu yönü beni biraz endişelendiriyor.”

İngiltere’de 1930‘lara kadar yayımlanması yasak olan Ulysses, içerdiği bazı erotik sahneler yüzünden 1920’lerde Amerika’da yasaklanmıştı. 1933 yılında kalkan yasaktan sonra Ulysses’in Anglosakson dünyada okunmasının önünde bir engel kalmadı. Türkiye’de Joyce’u yasaların değil, Stephen Joyce’un koyduğu engelin yasaklamasını pek çok kişi tarihin tuhaf bir ironisi diye gördü.

“Ulysses'e bakışım zaman içinde pek çok safhadan geçti; merak, ödev duygusu, saygı, mağlubiyet, korku, inat, bir kere ışığı gördükten sonra giderek artan sevgi ve sempati, çeviri esnasında ise iyice kitaba gömülme, her yerde, her şeyde Ulysses görür olma gibi duyguların hepsini tattım,” diyor kitapla ilişkisini anlatan Ekici. “Kitabı ilk defa okumayı denemem ve mağlup olmam 1990'ların ortalarına, Harry Blamires'in The New Bloomsday Book'u, kitabı tüm ritmleri, şiveleri ile canlandıran audiobook'lar yardımıyla ışığı görüp tekrar tekrar okumam ise 2000'li yıllara denk geldi.” Ulysses'in sıradan insanların yaşadığı gayet sıradan olayları (kahvaltı hazırlamak, yemeğe çıkmak, ofiste can sıkıcı bir gün geçirmek gibi) anlatırken “her satırı bıyıkaltından gülerek yazılmış, mizah dolu bir kitap olduğunu” unutuşumuzdan yakınıyor Ekici. Ulysses’in inceliklerinden ve mizahından büyük bir keyif almış; çeviride de Ulysses’in “gündelik, kalender, gülünç taraflarıının hakkını vermeye çalışmış.

Son olarak Joyce’un Ulysses’iyle Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı arasında sıkça kurulan bağlantıdan bahsediyoruz. “Ulysses'in meşhur teknik özelliklerinin pek çoğu, birebir Tutunamayanlar'da da var. Bilinç akışı, iç sesler, Hamlet ve Kitab-ı Mukaddes paralellikleri, sürreal tiyatro bölümü, genelev sahnesi, değişik yazı stillerinin parodileri, noktasız virgülsüz bölüm gibi... Sırf yazı tekniği açısından bakarsak, Tutunamayanlar ile başaçıkabilen bir okur, Ulysses'in de pek çok bölümüyle başaçıkabilir...”

Ekici’nin “yıllardır yaptıkları işlere gösterdikleri olağanüstü özen nedeniyle” takdir ettiğini söylediği Norgunk Yayınları’nın basacağı yeni Ulysses çevirisini beklerken, İngilizce bilen okurlar için yapılacak en iyi şey BBC Radio 4’un sitesine girmek ve Joyce’un yeniden Türkçe konuşmaya hazırlanan sesini dinlemek.

ERKMEN ÇEVİRİSİ, EKİCİ ÇEVİRİSİNE KARŞI
"İki çeviri arasında bariz farklar var. Özellikle deyimler, İrlandaca deyişler, zamanın gazetelerinde kullanılan klişe sözler daha doğru olsun diye epey uğraştım. Tabii artık Google Books'ta, JSTOR'da aranan bir referansın çok kolaylıkla bulunabildiği, yine Google'un eski gazete arşivlerini yüklemiş olduğu bir dönemdeyiz; bu yüzden bu konularda araştırma yapmak çok daha kolay. Ayrıca, Erkmen ile aramızdaki kuşak farkı, özellikle argo kullanımında çok açıkça görülüyor. O kuşağın daha radikal Öztürkçeciliği de görülüyor: ‘işaret etmek’ yerine ‘imlemek’ gibi örnekleri var bunun... Erkmen'in çevirisi kelime haznesi açısından çok daha renkli ve cesur bir çeviri. Ben Joyce'un standart İngilizceyle arasındaki mesafeyi korumaya, gündelik konuşma dilini gündelik konuşma diliyle, gazete dilini gazete diliyle karşılamaya çalıştım. Ayrıntılarda pek çok itirazım olmasına rağmen Erkmen çevirisinin kitabın ana temalarını ve sembolizmini iyi aktarmış, geçerli bir çeviri olduğunu düşünüyorum. Meraklısı için ikisini yan yana okumak da ilginç olacak..."

YENİ ÇEVİRİDEN 
Oturaklı, toraman Buck Mulligan merdivenbaşından dışarı çıktı, üzerinde bir aynayla bir usturanın haç gibi çaprazlandığı sabun köpüğü dolu bir tası yüklenmişti. Uçkuru çözük sarı bir sabahlık yumuşak sabah meltemiyle yavaşça arkasında havalanıyordu. Tası göklere kaldırdı ve makamla okudu :
Introibo ad altare Dei.
Durdu, karanlık, kıvrımlı merdivenlere doğru eğilip baktı ve hırıltılı bir sesle çığırdı :
— Çık yukarı, Kinch. Çık yukarı, seni ürkünç cizvit.
Vakarla ilerledi ve yuvarlak top yuvasının üzerine çıkıp oturdu. Arkasını döndü, kuleyi, çevreleyen memleketi ve uyanan dağları, ciddiyetle, üç kere kutsadı. Sonra, Stephen Dedalus gözüne ilişince, ona doğru eğildi ve gargara yapıp kafasını sallayarak havada hızla haç işaretleri yapmaya başladı. Stephen Dedalus uykulu ve keyifsizdi, merdivenin tepesine kollarını yasladı ve sallanıp gargara yaparak onu kutsayan, uzunluğuyla atı andıran surata, papaz traşı yapılmamış, açık renkli, dokusu ve rengiyle beyaz meşe odununa benzeyen saçlara soğuk soğuk baktı.
Buck Mulligan aynanın altına çabucak bir göz attı ve sonra tası hemen kapatıverdi.
— İstikamet kışlalar, dağılın marş marş, dedi haşince.

22 Haziran 2012 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı.

1 comment:

özlem said...

yıllardır okunmayı bekleyen ama cesaret edip de bir türlü okumaya başlayamadığım kitap... yeni çeviri bahanesiyle niyetlendim.dur bakalım....:)