Franzen’ın yalnızlık denemeleri


Hepsinin değil belki ama bazı Türkiyeli yazarların hayalidir: telefon çalacak ve sayfalarını uzun makaleler yayımlamaya adamış bir derginin editörü, size on bin kelimelik bir edebi deneme sipariş edecek. Yazdığınız romandan, hikâyeden ve şiirlerden üç dört haftalığına uzaklaşmak için güzel bir imkan olacak bu. Okuyacaksınız ama başka bir gözle; yazacaksınız ama başka bir sesle. Uzun bir makalenin gerektirdiği o yeni sesin ve gözün keyfini çıkaracaksınız. Jonathan Franzen’ın telefonu otuzlu yaşlarında sık sık çalar, o da gelen yazı siparişlerini alt alta dizip bunlardan alacağı paraları toplayarak, gelecek aylardaki kira ödemeleri için hesap yapmaya koyulurmuş. Önümüzdeki günlerde yeni bir Türkçe çevirisi yayımlanacak en büyük romanı Düzeltmeler’i yazabilmesini de, biraz o yazıları sipariş eden o editörlere borçluymuş.

“Nasıl Yalnız Kalınır” diye Türkçeye uyarlayabileceğimiz denemeler kitabı “How to Be Alone”un merkezinde, Franzen’ın dergiler, gazeteler ve kitap ekleri için yazdığı bu makalelerin en uzun ve en ünlü olanı var: Harper’s için 1996 yılında kaleme aldığı “Why Bother” başlıklı bu yazı, yüzeysel şeylere fazla düşkün, dikkati çok çabuk dağılan ve post-modern romanlardan illallah demiş okurlardan ve onlara seslenen yazarlardan bahsediyor.

Kısaca, “niye uğraşalım ki?” diye soruyor Franzen: hayatımızı, bize mutluluğun sırrını fısıldayacak bir kaynakmışçasına seyrettiğimiz CNN altyazılarındaki sözcükler belirliyorsa şayet, roman yazmakla uğraşsak ne olacak, uğraşmasak ne olacak... Ancak makale ilerledikçe, bu iki sözcüğü farklı bir vurguyla okumak gerektiğini de anlıyoruz: “niye roman yazmakla uğraşalım ki?” diye sormuyor çünkü Franzen, “neden roman yazmakla uğraşmalıyız”, onu anlatıyor.

Bir dilbilim antropologunun yaptığı araştırmadan yola çıkarak ulaştığı sonuçlar, hem küçük yaştan itibaren kalabalıklardan uzak, yalnız bir dünya kuran okurları hem de bu okurlar arasından gelip, Salinger, Pynchon, Roth gibi Amerikan edebiyatının en münzevi ve hünerli romancılarına dönüşen yazarları anlamanın yeni bir yolunu sunuyor bize.

Son kitabı Özgürlük’ü okuyanlar hatırlayacaktır, birbirleriyle hayatları boyunca devam eden bir aşk-nefret ilişkisi yaşayan üç karakter, romanın içinde çevrelerine bir tür yalnızlık halesi yayarak dolaşır ve kendilerini bize yalnızlıklarıyla sunarlar. Franzen onların bilincine odaklanmaz sanki de, yalnızlıklarına odaklanır. Hem karakterleri sürükleyen bir sabandır yalnızlık, hem de o karakteri yaratan romancıyla okuru birbirine bağlayan gizli bir ilmek.

Gençliğinde başka hiçbir şeye benzemeyen, zor, deneysel, talepkar romanlar yazan Franzen’ın yazar ve okur arasında kurulan ve bir sözleşme olarak tarif ettiği ilişkiyi yeniden tanımladığı bu kitabında, herbiri zevkle okunan 15 makale var. “How to Be Alone”u bitirdikten sonra, kendimi on yılda bir roman yazan Franzen’a olduğu kadar bu denemeleri ona ısmarlayan editörlere de teşekkür ederken buldum: yokmuş gibi davranıldıklarında gerçekten de kaybolurlar ama onlardan binlerce kelime istediğinizde, yazarlar size bu kelimeleri ve çok daha fazlasını verirler.

14 Haziran 2012 tarihli Milliyet Kitap'ta yayımlanan yazı.

1 comment:

mete han said...

Paylaşımlarınız ilgi çekici artık bloğunuzu sıklıkla takip ediyoruz. Galvaniz çöp konteyneri olarak paylaşımlarınızın devamını dileriz.