Özel dersten manzaralar

Bazı öğrenciler vardır, derste herkes esner, sessizce konuşur, çaktırmadan dergi karıştırırken onlar resim çizer. Başları önlerine eğilmiş, ciddi bir suratla kendilerine anlatılan hikâyeleri dinliyorlardır ama bir yandan da kurşun kalemleriyle önlerindeki kâğıtta bir dünya yaratırlar. Yaptıkları resimleri hepimiz görmüşüzdür. Sınıfta elden ele dolaşır, bir sıradan diğerine geçerler gizlice. Sonra avucumuzun içinde bekler, kıvrılıp cebimize girer ve açıldıklarında, resmi çizilen kişiyi, diyelim ki bir öğretmeni, sanki en temel ama kendimizin hiç fark etmediği bir özelliğine, yüzüyle orantısız geniş alnına indirgeyiverirler.

Nazım Hikmet Richard Dikbaş’ın eskizlerine bakarken hep o dersler ve o derslerde hayal kurmayı seven o ressamlar gelir aklıma. Geçen sene İstanbul Bienali’nde Antrepo duvarlarında asılı duran bu resimleri inceleyen bir grup öğrenciye bakarken de aklımdan aynı şeyler geçmişti. İşte, demişlerdi muhtemelen, benim yapacağım türde resimler bunlar. Tam da benim içinde yaşadığıma benzer bir dünyayı anlatıyorlar. Bu erkekler ve kadınlar okulda hikayelerini dinlediğim kahramanlara değil, otobüs duraklarında, apartmanımızın girişinde, yan daireye girip çıkarken gördüğüm tiplere benziyor daha çok. Üstelik ne cila ne sahtelik var üzerlerinde. Belki bir parça ironi. Ama o da sahicilik duygusunu biraz dağıtmak için.

Öğretmenler ve öğrenciler: toplamda 64 kişiler. Özel Dersler adlı kitabın beyaz sayfalarına dizilmiş, kendi aralarında konuşuyorlar. Komikler çünkü naifler. Hüzünlüler çünkü naifler. Korkutucular çünkü naifler. Kimilerinin içi sebepsiz bir öğrenme aşkıyla dolmuş, bir tanesi okul günlerini nostaljiyle anıyor. “Özlemem mi,” diyor, “gerekirse tüm sınıfı toplar, tüm dersleri baştan işler; tüm ödevleri tekrar yerine getiririm.”

Bir başkasının derdi, sınıfa kendisini kabul ettirmek. “Önce aralarına almak istemediler beni, küçüğüm diye galiba, ama matematiğe yeteneğimi fark edince kaydımı yaptılar.” Bir üçüncüsü, okuldan beş yıldızlı bir paranoyayla mezun olmuş, belli ki. Şüpheleniyor: “O kadar insan arasında beni mimlemişler. Yahu bende tek başına hareket edecek göz var mı?”

Kim bu adamlar? Bu kadınlar kim? Nereden geliyorlar? Kareli harita metod defterin yüzeyindeki karanlık çizgilere baktığınızda, gözlerinizin onları bir yerden ısırdığını fark ediyorsunuz. Tepesi açılmış saçları, modası geçmiş Errol Flynn bıyıkları, gözlerinin altında içiçe girmiş halkalarıyla onlara bu sabah, dün akşam ve önceki gece bir yerlerde rastlamıştınız.

Ama onlara, yıllar öncesinde, 1950‘lerde, annelerimizin gençlik yıllarındaki bir Türkiye’de de rastlamış olabilirsiniz pekâlâ. Devam ettiriliyorlar. Yaşatılıyor, nesilden nesile geçiyor, varlıklarını sürdürüyorlar. Birer arketip veya rol modeli oldukları için değil, hayır. Türkiyelilik dediğimiz o çizgileri belirsiz, hafif bulanık, tanımlanmaya muhtaç şeyi tek tek kendi yüzleriyle oluşturdukları için.

Yine de bir çeşitliliğe, etnik mozaiğe, çok kültürlülüğe işaret ettikleri de söylenemez. Birbirlerine benziyorlar, hem de çok benziyorlar birbirlerine. Onurlu, şikayeti seven, incinen gururlarını tedavi etmek isteyen tipler. Bir tanesinin hep mağdur tavrı, ötekilerden daha çok imtiyaz talep eden mağrurları getiriyor akla. Adam zeki, bu ülkede asalet unvanlarının kaldırılmadığı, yalnızca el değiştirdiği gerçeğini çözmüş: “Bana benden artık bıktığını, amcam ünlü bir senatör olmasa beni kovdurmak için elinden geleni yapacağını açıkça söyledi,” diyor ve sonra dönüp bize de tepeden bakıyor: “Ama siz senatörleri hatırlamazsınız.”

Yarışmalardan, dans derslerinden bahsediyorlar. Kafasında Amerikan tipi polis şapkasıyla güvenlik görevlisinin derdi ise çok başka, “Bizim mesleğin geleceğinin onlar olduğunu görüyor, korkuyla bunalarak da olsa vazifemizi yerine getirmeye çalışıyorduk,” diyor. Bir başkasının, belki de kursun müdürünün en büyük dileği, çocukların mutluluğu: “Beni tek kaygılandıran bu çocukların okul bitince ne yapacağıydı. Ama kaygım yersiz çıktı. Hepsi istihdam edildi,” deyiveriyor.

Bu karakterler yıl boyu süren bir kursun, bir dersin, bir okulun ama her durumda bir sınıfın üyeleri. Her biri, her biçimde ve varlıklarının her anında, birer Türkiyeli: modernleşme endişeleri, birbirlerine karşı haset ve kıskançlıkları, en iyi olma gayretleri içindeki başarısızlık korkuları, kendilerini şekillendiren şeye karşı ürkütücü boyutlara varan minnet, sadakat ve bağlılıkları, onları kendilerini bir arada tutan ve dışına çıkmaları yasaklanmış sınıfın birer temsilcisine dönüştürüyor.

Efsaneleşmiş bir kostümlü balodan bahsediyorlar (“Sadece iyi giyinenler, giyimine bir yaratıcılık getirenler içeri alınırdı.”) Uzaklardan, ülkenin merkezinden oraya yaklaşmakta olan trenin, balo için yapılan hazırlıkların, temizlenen salonun seslerini duyar gibi oluyorsunuz. Ama yalnızca baloda işlerine yaramıyor bu dans adımları. Onlarla düzene ayak uydurmakta, gerektiğinde en büyük haksızlıkla yere serilmiş bir cesedi olduğu yerde bırakmakta da ustalaşmışlar (“Tamam, nasıl bulduysanız, öyle bırakın, hiç bir şey olmamış gibi davranalım.”)

Sayfaları çevirirken, bir başka Nazım Hikmet’in, şair Nazım Hikmet Ran’ın büyük ve ünlü kitabı Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki karakterler de geliyor akla. Ama bu adam ve kadınların ortak bir amaçları, hareket ettiricileri, onları bir fikir etrafına yerleştirecek bir etiketleri yok. Hayatlarının belli bir anında dondurulmuş, o andan bize bakan ve o andan ibaret olan figürler bunlar. Peki onları yaratan el, bu özel dersin öğrencilerini sempatiyle mi, alayla mı yoksa öfkeyle mi çiziyor? Bu soruya bir cevap vermek pek de kolay değilse şayet, bu ressamın çizgilerinin silikliğinden, anlamsızlığından değil, işaret ettikleri anlamın muğlaklığından dolayı böyle.

Hiç ilgisini çekmeyen o derste önündeki kağıda zevkle resim yapan öğrencinin çizgileri bunlar. Gaddar siyasetçiyi canavarlaştıran vülger bir karikatüristinkiler değil. Öğrenci liderini kahramanlaştıran bir propagandacınınkiler de. Karikatürleştirmiyor, ilahlaştırmıyorlar. Politik mizah dergilerinin yaptığı gibi imha etmek amacıyla resmetmiyorlar konularını. Bu eskizlere Punch ekolünün sarkastik çizgilerinin bulaştığı da pek söylenemez. Bir kişinin ciddiyetle, inanarak yaptığı işi ciddiye alamayan, ona inanamayan bir alaycının bakışı değil bu.

Başını öne eğmiş, ciddi bir suratla çizdiği bu eskizlerde, resmedilen karakterleri sevmeye, onlar için kederlenmeye, dertlenmeye hazır bir duyarlık ve onlardan ürkmeye, kendisiyle aralarına bir adımlık mesafe koymaya hazır bir temkinlilik içiçe geçiyor. Kafasına kasket takmış, gözlerini neşeyle açmış, dişlerini ortaya seren bir gülümsemeyle bize bakan o adama koyduğu mesafede olduğu gibi. “Bana benzeyen çok kişi olması beni üzmez, aksine işimi kolaylaştırır,” diyor bu isimsiz resim. Dikbaş’ın kitabındaki güzellik, birbirine benzediklerini düşünen bu pek çok kişiyi sevimli, ürkütücü ve benzersiz kılabilmesinden geliyor.


Sabah Kitap'ın Mayıs 2012 tarihli sayısında yayımlanan yazı.

No comments: