Öbür dünyadan sevgilerle


Yıllar önce öldüm ben ve şimdi bir mezarın arkasından konuşuyorum sizinle. Kısa bir ömrüm oldu, yirmi sene bile sürmedi hayatım; buna rağmen yaşadım, hayaller kurdum, insanlarla tanıştım. Kavgalar ettim onlarla ve ölmüş olsam bile kimse yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve öfkemi elimden alamaz artık.

Bir kasabın oğluydum Newark’ta, babam tavukları öldürmenin inceliklerini öğretmişti bana. Hayvanların kıç deliklerini temizliyordum. Çok sevgili babam, bir tavuğu dinimize uygun, Tanrı’nın gücüne gitmeyecek biçimde öldürmek için nasıl ayağından asmak gerektiğini anlatmıştı. Böyle yapınca bütün basınç kafaya biniyor. Sonra boğazını kesiyorsunuz, kan vücudundan lıkır lıkır aşağıya boşalınca hayvan kan kaybından gidiyor. Görmeniz lazım, müthiş bir şey.

Bana bu kıymetli bilgileri veren babam öfkeli bir adamdı, benden üç kat daha öfkeli hem de. Bir gün bana kızdı, kapıyı üst üste iki defa kilitledi, gece beni eve almadı. Öfkesine hakim olamayan bu tür adamlarla başa çıkmak kolay değildir diye düşündüm ben de. Onunla muhatap olmamak için dedim ki, en iyisi Newark’tan ayrılayım, ailemin ulaşamayacağı uzak bir yerde, bir üniversite kampusunda yeni bir hayat kurayım kendime.

Şimdi aranızdan bazıları beni Salinger’ın Holden’ına, Hemingway’in yalnız erkeklerine ve hatta İngilizlerin öfkeli genç adam dedikleri tiplere benzetecektir, tahmin ediyorum. 1950‘lerin çocuğuyum ne de olsa. Herkesin inançlı gibi göründüğü bir ülkede alaycı ve özgür takılıyorum. Kapanıyorum odama, kimseyi kafaya takmıyorum, aptal insanlarla da hiç mi hiç uğraşmıyorum. Rahatım. Rahatımı kaçıracak şeylerden ise rahatsızım. Beni rahatsız eden şey gördüm mü kaçarım.

Gittiğim üniversitede erkek erkeğeyiz ve birbirimizden çok sıkılıyoruz. Kızları iyice uzaklaştırmışlar, böylece onları hamile bırakıp hayatlarını kaydırmayacağımızı zannediyorlar. Oda arkadaşım Flusser diye bir tip ve ben kendisine uyuz oluyorum. Ama ondan sonra oda paylaştığım kişilerin de Flusser’dan aşağı kalır yanı yok. Bu gürültücü hergeleleri, otuzbirci ezikleri, zamanını çarçur etme uzmanlarını gördükçe, hepsine lanet okuyor ve bütün dünyadan nefret ediyorum.

Ama size en büyük korkumdan bahsetmedim, askerlikten yani. Kore Savaşı’nı duymuş muydunuz? Üç senelik bir hikaye. Kapitalistlerin Kore’si komünistlerin Kore’sini yensin diye girdiğimiz bir savaş. Neredeyse kırk bin Amerikalının hayatına mal oldu. O Amerikalılardan biri de benim işte. Ama nasıl oldu da en büyük korkumdan kaçmayı başaramayıp kendimi savaş meydanlarında ilerlerken buldum? Sizin ülkede de böyleymiş, askere gitmek istemeyen erkekler üniversiteye gider, yüksek lisans yapar, doktor, profesör ve hatta Amerika’da kürsü sahibi bile olurmuş. Sonuçta siz de korkarmışsınız askere gitmekten, bundan doğal ne olabilir ki? Ama benim durumumda olanlar, askerliği üniversite tarafından tecil edilenler, şunu da bilirler: Bir sınavda alacağınız kötü bir not, kantinde karışacağınız bir kavga, mühim birine yapacağınız bir saygısızlık sizi okuldan attırabilir, o zaman da bir hafta içinde askere gitmeye hazır olmanız gerekir. Yaşadım da oradan biliyorum.

Biliyorum ama hala anlayamıyorum! Hayata saçma ve anlamsız diye bakardım eskiden ama şimdi ne kadar da esrarengiz bir şeymiş bu hayat, diyorum. Kader ağlarını nasıl örüyor, düşündükçe insan şaşırıyor. Bir gün Olivia diye bir kızla tanıştım, akıllı kız, tatlı kız, benim ilk kız arkadaşım. O zamanki oda arkadaşım Elwyn Ayers’ın arabasını alıp onu yemeğe çıkardım. Dönüşte hava karanlıktı. Aşka geldik, öpüştük, arabada ayıp bir şeyler yaptık. Galiba hayatımı değiştiren olaylar da, tam o ayıp şeyleri yapmak üzere fermuarımı açtığım an başladı. Yani hakikaten insan fermuarını açarken dikkatli olmalı. Bir olay diğerini tetikliyor, o diğer olay da bir başkasını. Sonra bir bakmışsın, bir cesetsin.

Üstelik tek parça bir ceset de değil hani. Bir kolun kopmuş, sonra diğeri de. Yüzün ezilmiş, burnun kırılmış, ağzının içi dişlerinle dolmuş. Alnın çatlamış, göğüs kafesinde delikler, ayak parmaklarında kan var. Sana morfini basmışlar, bir deliğe fırlatmışlar, hayat bir karanlık gibi çöküyor üzerine. Kasapken öldürdüğün hayvanları daha iyi anlıyorsun şimdi, hani şu ayaklarından astıklarını. Şimdiden kokmaya başladın, hatıraların arasında çaresizce geziniyorsun ve biraz sonra, dinleyicilerin de gidince, o büyük siyahlığın içinde bir başına kalacaksın.

Hikaye budur arkadaşım, ister beğen ister beğenme. Dangalağın biri çıkıp “Bu bir Amerikan askerinin öyküsü, bize ne onların hikayelerinden” filan derse de, kendisine lütfen şunu söyle: Benim de bir hayatım oldu, orada ölen bir sürü asker gibi ben de bir zamanlar vardım. Seviştim, kitaplar okudum, eğlendim, insanlarla dalga geçtim. Sonra, hala ne olduğunu tam anlayamadığım bir şey oldu ve ben yok oldum. Aynı şey sizin de başınıza geldiğinde belki beni hatırlar ve o zaman daha iyi anlarsınız şaşkınlığımı, mutsuzluğumu ve öfkemi.

Sabit Fikir dergisinin Mayıs 2012 tarihli sayısında yayımlanan yazı.

No comments: