Alevler arasında bir şeytan


Pek çoğumuzun gençliği Rus roman klasiklerini okumaya çalışarak geçti ama pek azımız o devasa kitapları kıvırıp rahatça okumayı başarabildik. Ağırlardı ve çantalarımıza sığmıyorlardı ve hikâyelerini ancak üç yüz sayfalık bir aile tarihçesini bize okuttuktan sonra başlatıyorlardı ama yine de onlardan vazgeçmedik. Bilakis tuğla diyerek dalga geçtik onlarla ve bu tuğlaları sırtlandık; arkadaşlarımızı her zaman Rus klasiklerini okuyanlar arasından seçmeyi de hiç bırakmadık. Dostoyevski ve Tolstoy, Gogol ve Çehov kendi aralarında insan karakterinin en büyük sırlarını paylaşmışlardı ne de olsa. Biri fedakarlıktan bahsederken diğeri özgürlüğü çıkarıyordu karşımıza. Birinin Rus taşrasında ilerleyen öyküleri bize bir kahkaha attırırken, öteki sanki bir dostumuz ölmüşçesine göz yaşlarına boğuyordu bizi.

Bulgakov bu yazarlardan değildir. Ne Dostoyevski gibi hayata büyük bir tuval aracılığıyla bakmayı seven bir milliyetçi ne de kuşağının eğilimlerini dramatize etmekte başarılı Turgenyev gibi bir liberaldir; bizim yazarlarımız arasında da, Nâzım Hikmet veya Necip Fazıl gibi kuvvetli ideolojilerin takipçilerinden ziyade, kafası karışık modern romancılarımıza benzer. Tolstoy gibi insanın manevi aydınlanması üzerine risaleler yazmakla uğraşmamış, Gogol gibi ölmeden önce fanatik bir Hıristiyana dönüşüp kendini kutsal kitaplara adamamıştır. 1920‘lerden itibaren “sonsuza dek” burada kalmayı istediğini söyleyerek yaşamaya başladığı Moskova’da, ülkesinin otokratik sosyalizmine karşı doğrudan taraftar (yani komünist) veya karşıt (yani anti-komünist) bir tavır takınmamış, bugün ‘dissident’ yani rejim muhalifi dediğimiz üçüncü ve çok tehlikeli bir yerde durmuştur. Bu alışılmadık seçim, temsil ve kurmaca konusundaki yaklaşımında da bulur ifadesini: Bulgakov üniversitede yaşadığı siyasi bilinçlenme öykülerini, kahraman işçilerin örgütlenme maceralarını veya Sovyet düşmanlarının hain planlarını değil, ağzında biletiyle tramvaya binen bir kediyi anlatmayı tercih etmiştir.

Bu ay en güzel kitabı Üstat ile Margarita’yı kuşağının en yetenekli çevirmeni Sabri Gürses’in Türkçesiyle okuyoruz ve kitabın ilk sayfalarında “evsiz” lakaplı genç şair İvan Nikolayeviç ve editör Berlioz arasındaki tartışma, Bulgakov’un içinde bulunduğu tehlikeli konumu çok güzel özetliyor. SSCB’nin diktatörlerinin seveceği türde ateşli ve tahammülsüz bir ateist olan Berlioz, genç yazardan İsa hakkında bir şiir yazmasını istemiş, kutsal bir figürün kutsal olmadığını kanıtlamak için yeni bir yazara fırsat tanımış olmaktan dolayı keyiflenmiştir. Ancak şair öylesine güzel yazmıştır ki kendisinden istenen yapıtı, insan onu okurken İsa’nın yaşamamış olduğuna inanmayı bir türlü başaramaz. Dostoyevski’nin Prens Mişkin’i gibi, kendisini tarif eden sözcüklerle karakterin damarlarında kan dolaşıma girer ve kimse kurmacanın hayat verdiği bu karakterin varolmamış olduğunu iddia edemez artık.

Oysa Berlioz’un ve Sovyetlerin resmi ateizminin doktrini, bugünkü dini fanatizmlerin tersine bir uzantısı olarak, İsa’nın yaşamamış olduğunu, hiçbir ilahi mucizenin de gerçekleşmemiş olduğunu zor kullanarak kabul ettirmek üzerine kuruludur. Bulgakov günlüğüne yazdığı ve kitabın başında yer verilen bir bölümde bunu güzel bir biçimde özetler: “Tanrısız adlı dergilere bakınca şaşkına döndüm,” der. “Sorun kutsal değerlere saygısızlık edilmesi değil, anlaşılan bu konuda sınır tanınmamış. Sorun fikirde: bu fikri belgelere dayandırıyorlar. Hazreti İsa bir alçak, bir düzenbaz olarak tasvir edilmiş. Benzersiz bir suç bu.”

Bu “benzersiz suç”un arkasında yüzyıllar boyunca din ve Tanrı konusunda bir fikir ve gelenek oluşturmuş itaatkar bir halkın, dinsiz ve Tanrısız olması için girişilen çabanın onları bir kez daha aynı şeye, itaate zorlamak amacıyla yapılması vardır kısmen. Kısmen de, sosyalizmin bilgiyi tasnif etme, siyasallaştırma ve kontrol altında tutma konusunda kapitalist devletlerle ilişkilendirmeye aşina olduğumuz pratikleri. İlerleyen bölümlerde karşımıza çıkan ve İsa’yı ölüme mahkûm eden Romalı yargıç Pontius Pilatus hakkında yazdığı kitabını bölüm bölüm okuduğumuz Üstat, tıpkı genç şair gibi dini figürleri çok gerçek, inanılır ve insan kıldığı için sosyalizm tarafından aforoz edilmiştir. Modern dinin aforoz etme yöntemi ise, doktrine uymayan kişiyi akıl hastası ilan etmektir ve işte bu yüzden Üstat’la bir akıl hastanesinde karşılaşırız ilk.

Kutsal figürlere ve mucizelere inanmak, gericiliğin veya örümcek kafalılığın değil, deliliğin bir işareti olmuştur artık. Büyücülükten, anneyi bakire bırakacak biçimde yaşanan doğumlardan bahsetmeleri ve sosyalist gerçekçiliğe uymayan hayaller kurmaları, yazarları hapsetmek için yeterli nedendir. Üstat diye anılan yazar gibi, ülkenin önderlerine, önderlik makamlarına, güneş gibi toprakları aydınlatan liderlere inanmayanlar akıl hastası sayılırlar. Ancak kitabın ilerleyen bölümlerinde ve bir baloda geçen en eğlenceli sahnesinde görürüz ki, resmî ideoloji zor kullanırken de insanlarda tespit ettiği kusurları, para düşkünlüğünü, aç gözlülüğü ve hırsı silmeyi başaramamıştır. Ruslar bir deste ruble karşılığında Lenin’i, iki deste ruble karşılığında bilimsel sosyalizmi, üç deste ruble karşılığında din karşıtlığını feda etmeye hazırdır. Elbette bunları ima ettiğinde Bulgakov ölüm fermanını da kendi elleriyle hazırlamış oluyordu.

Kitabın başında editör Berlioz, genç şairi (Bulgakov’un gerçek hayatta çok yakınında oturduğu) Patriarşiye Prudi parkına davet eder. Burada kayısılı gazoz eşliğinde ona hatasını düzeltmesini babacan bir tavırla salık verir, sorunun nerede olduğuna işaret eder, onu tatlı tatlı hizaya getirir. “Gazozları içen edebiyatçılar hıçkırmaya başladılar, paralarını ödediler ve yüzlerini göle, sırtlarını Bronnaya Caddesi’ne vererek bir banka oturdular.” Bulgakov harika zekası ve alev alev yanan ironisiyle editör ve şair arasındaki konuşmayı bize dinletmeye koyulur. Berlioz anlattıkça, radikal ateizmle fanatik dindarlık arasındaki kardeşliği sezmeye başlarız: ikisi de ellerine birer kalem alır ve parti çizgisinden sapmaları incelikle düzeltirler. Yazarlara ikisi de bu yüzden hiç iyi gelmez. Kapitalizme, faşizme olduğu gibi yazar sosyalizme de inanmakta güçlük çeker ve ona mutlulukla ihanet eder.

Aralarındaki konuşma sürerken bir yabancı karakterin yaklaştığını görürler: “Gri renkli, pahalı bir takım elbise, elbiseyle aynı renkte ithal bir ayakkabı giymişti. Gri beresini kulaklarına indirmişti; kolunun altında, kaniş kafası şeklinde kara bir topuzu olan bir baston vardı. Kırk küsur yaşlarında görünüyordu. Ağzı biraz eğriydi. Sinekkaydı tıraş olmuştu. Esmerdi. Sağ gözü siyah, sol gözü nedense yeşildi. Kaşları karaydı ama biri diğerinden yukarıdaydı. Kısacası bir yabancıydı.” Onunla konuştukça Woland isimli bu profesörün önce hangi millete mensup olduğunu anlamaya çalışırlar, sonra onu polise teslim etmeyi akıllarından geçirirler ve en sonunda adamın Şeytan’ın ta kendisi olduğu ortaya çıkınca tabana kuvvet olay yerini terk ederler.

Bulgakov’un yaşadığı dünyada İsa’ya yer olmadığı gibi Şeytan’a da yer yoktur ne de olsa. Kitabın sunduğu olağanüstü öykü ise bize sosyalizmin Şeytan’ı akıl hastanesine koymayı başaramadığını gösterir; oysa Şeytan, sosyalizmi tek bir hamleyle çökertmeyi başarmıştır. Bulgakov 1940 yılındaki ölümüne dek yeniden ve yeniden yazmakla uğraştığı kitabının tam da bu yüzden, Şeytan’ın varolabildiği bir gerçekliği 1920‘lerin Rusya’sına taşımaya cüret etmesi yüzünden hayatını kaydıracağını biliyordu. İlk olarak 1960‘ların ortasında yayımlanan Üstat ile Margarita bize şu güzel gerçeği hatırlatır: sosyalizm çöktükten sonra pek çok Sovyet yazarı unuttuk ama “gel peşimden, ey okurum ve sadece benim peşimden gel,” diyen Bulgakov’u hatırlamaya devam ediyoruz hâlâ. Çünkü bu kitabın en ünlü cümlesinde söylendiği gibi, yazarların el yazmaları ateşe atılabilirler ama hiçbir zaman alev alıp kül olmazlar, bir gün mutlaka bize geri dönerler.

13 Nisan 2012 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: