Ansiklopedik rahatsızlıklar

İllüstrasyon: The New York Times

Gazeteler Britannica’nın artık yayımlanmayacağını yazdığında, pek çok kişi okul yıllarında bu ünlü ansiklopedinin kahverengi ciltlerini masaya yerleştirip ödev yaptığı günleri hatırlamış olsa gerek. Britannica’nın Türkçesini, yani Ana Britannica’yı çıkaran ekip ise herhalde bir zamanlar çalıştığı derginin kapandığını öğrenen gazetecilerin halini anlamıştır. Ansiklopediciler her şeyi -ama her şeyi- bilirler de, bir gün kendi işlerinin, yani çalıştıkları ansiklopedinin sonunun gelebileceğini pek bilmezler. 

Britannica’yı büyük, çok büyük bir dergiye benzetebiliriz. Öyle bir dergi ki bu, psikanaliz makalesini ansiklopedinin on üçüncü edisyonunda bizzat Sigmund Freud yazmış. Editörler bir sonraki edisyonda “gerilla” maddesini yazma görevini bu işten iyi anlayacağını düşündükleri T. E. Lawrence’a, yani bizim bildiğimiz adıyla Arabistanlı Lawrence’a vermişler. 1929’da yayımlanan ansiklopedide Charles Dickens’ı Chesterton, “Sosyalizm” maddesini George Bernard Shaw kaleme almış; tabii onları yazanlar böyle kuvvetli olunca insanın bu maddeleri kıskanası geliyor. Albert Einstein, John F. Kennedy, Robert Louis Stevenson, Thomas De Quincey gibi diğer ansiklopedi yazarlarını da unutmayalım lütfen.

Britannica, 18. yüzyıl İskoçyası’ndaki fevkalade yaratıcı bir dönemin, İskoç aydınlanmasının bir ürünüydü öncelikle. Edinburgh iktisat, felsefe ve edebiyat alanlarında Adam Smith, David Hume ve Robert Burns’ün de aralarında yer aldığı bir grup düşünürün yaşadığı entelektüel bir merkezdi. Fransız devriminin hayata bakmanın, bilgiyi tasnif etmenin, evreni düzenlemenin akılcı ve evrensel bir yolu olarak yarattığı ansiklopedi fikrini de sevmişlerdi. William Smellie isimli bir İskoç, üç ciltten oluşan ilk Britannica’yı 1768’de yayımladı. Fasiküller halinde okurlara ulaşıyordu ansiklopedi. Üç yıl devam eden yayının sonunda ortaya yaklaşık 2500 sayfalık bir yapıt çıktı. Kapak sayfasında “Farklı Bilimler ve Sanatların ayrı Yazılar ve Sistemlere Bölündüğü ve Farklı Teknik Terimlerin Alfabetik Sırayla Tarif Edildikleri Yeni Bir Plan Dahilinde Derlenmiş Bir Sanatlar ve Bilimler Ansiklopedisi, Britannica” yazıyordu. Cilt sayısı yeni edisyonda 10’a, 1800’lerle birlikte 20’ye çıktı, sayfa sayısı da altıya katlanmış, 15 bini geçmişti. Parayla satılan ansiklopedinin içerdiği bilgiler zaman geçtikçe telif yasaları sayesinde kamu malı oluyor ama bu gerçekleştiğinde ansiklopedinin bilgileri de çoktan güncelliğini yitirmiş hale geliyordu.

20. yüzyıl başlarında ansiklopedilerin otoriteleri sorgulanmaya başlandığında ve Virginia Woolf gibi modernistler Britannica’yı yaşamı vasat bir biçimde tarif ettiğini öne sürerek eleştirdiğinde, bir şeylerin ters gitmeye başladığı anlaşılmalıydı. Ansiklopediyi hazırlayan editoryal kadronun ve danışılan uzmanların yetkinlikleri, otoriteleri, ideolojileri, eğilimleri sorgulanır olmuştu artık. İnternetin ve kullanıcıların maddeleri düzenlemesine imkan veren Wikipedia gibi sitelerin ortaya çıkışından sonra da bilgiyi düzenleme meselesinin meşruluğu tartışılmaya devam etti hep.

1980’lerin ortasında Ana Yayıncılık’ın fasiküller halinde burada yayımladığı Ana Britannica, hızlı bir biçimde Türkiyeli orta sınıflar için bir prestij nesnesi haline geldi. Danışma kurulunda Murat Belge, İlhan Tekeli, Andrew Mango gibi akademiklerin yer aldığı ansiklopedinin baskı kalitesi, konu çeşitliliği ve kapağında yer alan İskoçya’nın ve Britannica’nın sembolü deve dikeni logosunun zarafeti, onu Larousse’a göre çok daha ayrıcalıklı bir bilgi nesnesi haline getiriyordu.

Sonuçta Britannica hayata bakmanın belli bir yolunu sunuyordu bize. Sunmaya da devam edecek elbette ama yalnızca internette. Şöyle de denilebilir pekala: Britannica aramızdan ayrılıyorsa bunun sebebi ona ihtiyaç kalmaması değil, zaten okuduğumuz her şeyin Britannica’nın bilgiye verdiği şekli almış olması. İskoçyalılar kapitalizmi ve evreni anlamak için iktisadın, deneyciliğin, şüpheciliğin felsefesini yapmışlardı 18. yüzyılda. Bugün geriye bakınca, hayatı, kapitalizmi ve dünyayı ansiklopedi olmadan, Britannica olmadan hayal etmek zor geliyor insana.

18 Mart 2012 tarihli Sabah Pazar'da yayımlanan yazı.

1 comment:

ismail pelit said...

yazıyı okuyunca aklıma ne geldi: hayatımda sarılıp uyuduğum ilk kitap bir ansiklopediydi: tarih ansiklopedisi. hayat'ın.

cilt paramparça, eksik sayfalar var: sahaftan çok uzuca almıştım. eksik sayfaları, kendimce tamamlamak için, maddenin gidişine göre bir şeyler uyduruyordum. (kafa kalınlığında bir kitabı bir paket sigara parasına aldığım için keyiflenecek kadar zekiydim!)

bu kitabın çağla yeşili cildini, cilt malzemesinin yumuşak, sevecen dokusunu, kağıdının kokusunu, yazı karakterinin verdiği huzuru seviyordum. uyumak hoşuma gidiyordu onunla.

oysa nedir bir ansiklopedi? uyanmak isteyen, uyanık kalmak isteyen bir bilinç için yazıldığı, hazırlandığı düşünülür onun hep. iyi ama kurmacadan ne farkı vardır bilginin? masal okumak yerine ansiklopedi okumak anlamsız görünmüyor bana. (kızım altı aylıkken, ona felsefe ansiklopedisinden maddeler okurdum, ayağımda sallarken; ninniyi kabul etmezdi.)

bir süre sonra gerçekliğine inanmayacağımız, tedavülden kalkacak bilgilerin değişmez birer hakikat olarak sunulması komik değil mi? değişmez bilgileri üreten determinist akıl sahipleri, pozitivist idealistler bilgiye tapmamızı istiyorlardı. comte'u düşün mesela ya da voltaire'i, bilginin kullanılmasını, tüketilmesini değil; onun belirleyici olmasını, aklın tek başına "kutsal" olanın yerine geçmesini istiyorlardı. ansiklopedi, böylelikle bilgiyi kutsal kabul edenlerin vecd içinde okuduğu bir dua kitabından farksız bir şeye dönüştü.

eh biz de "bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu?" diyen bir milletiz -ansiklopedi savaşlarını hatırlıyor musun?

bugünün ansiklopedi yazarları (wiki'nin kendi halinde merak, heves sahibi klavyecilerini değil sadece, ekşi sözlük türünden daha "sivil" adresleri de düşünüyorum) bunu düşünmeli mutlaka: bilgi eskiyor, hatta kimi zaman eskiliği onu komik kılıyor. somut/ nesnel bilgi dediğimiz şeyin imkansızlığına inanma eğilimi gösteriyoruz sık sık.

beni asıl ansiklopedilere yazılamayanlar meraklandırıyor. neleri dışarıda bırakmayı tercih ediyordu ansiklopedilerin yayın kurulları? aslında onların yayın kurulu toplantı tutanaklarının (tabii varsa böyle bir şey) yayımlanması daha anlamlı olur. bilgi nedir, nasıl yönetilir, nasıl oluşturulur/ edinilir/ sunulur; nasıl tüketilir bilgi? hayal kurmak için harcadığımız, geri döndürülemez biçimde tükettiğimiz gerçekleri düşün; bir roman yazarısın; "macera'daki en basit sahneyi kurgulamak için hangi gerçekleri göz önünde bulundurduğunu düşün. onları nasıl "okuduğunu" okuduklarından ne kadar farklı "yazdığını" düşün. o istanbul tasvirleri için karıştırdığın kitaplar sözgelimi; onlardan aldıklarını neye dönüştürdün?

sanat ölmüyor bilgi ölüyor. ya da sanatın ölüsü bile yaşıyor, hayatın içinde kalıyor da bilginin ölüsü hemen unutuluşun toprağına gömülüyor. bilgi eskiyip işe yaramaz hale geliyorsa; bu kurmacanın daha önemli bir bilgi verme aracı olduğunu göstermiyor mu? didaktik hamlelerden bahsetmiyorum tabii. bilginin okuyucu tarafından üretilmesi için kurgulanan metinleri işaret ediyorum. kutsal metinlerdeki kıssaları, peygamber hikayelerini düşün. kurgu, doğrudan verilen bilgiden çok daha üstün, değil mi?

hangi tür bilgi tüketilemez sezgisel olan mı? aşırı kişisel, ete/ruha yapışık olan mı?

elime geçen ansiklopedilerin "ruh" maddelerini okuyup bir karara vardığımı hatırlıyorum; britannica açıkça ruhsuzdu. larousse ise (tabii, ilk türkçe edisyondan söz ediyorum) ruh konusunda daha açık bir tavır almıştı: en azından inanılmaya değer bir şey olduğundan emin görünüyordu madde yazarı. ruhumu okşamıştı okuduklarım. sonra fransızca edisyonu okuyup hayal kırıklığına uğramıştım. kahretsin fransızlar için tek kutsal şey fransızcaydı sanki, onun da ruhu değil bir kokusu var gibiydi.

bir de şunu sorayım: hiç aşık olduğunu anlayıp, ansiklopedinin "aşk" maddesine bakmak için koşarak eve giden bir çocuk gördün mü sen? ben gördüm. asıl ansiklopediler öyle çocukları yazmalı.