Muğlaklık ilkesi

Michelle Dockery, The Turn of the Screw'ün 2009 tarihli BBC uyarlamasında

Aralık ayında bir akşam, uyku bir türlü gelip de beni ertesi güne taşımaya yanaşmazken, salondaki kütüphanede bir kitap buldum. Bir zamanlar mavi olduğunu düşündüğüm kapağı, basılmasının üzerinden geçen yetmiş yılda solgunlaşmıştı; tepesi yosunlarla kaplanmışa benziyordu, yeşil rengin değişik bir tonunu almış, üzerindeki lekelerle garip bir deri hastalığından muzdarip gibi görünüyordu. Güçlü, siyah bir dikdörtgenin içinde zorlukla okunan altı sözcük vardı, bunlardan yazarın soyadına işaret edeni gizemli bir biçimde ES diyordu yalnızca ve ES’in yazdığı yapıtın adı silinip gitmişti o tuhaf kitabın kapağından.

Kendimi kapağı açmaya korkar bir vaziyette buldum. O eski deyimde olduğu gibi, birisi bu tabuta son çiviyi çakmıştı sanki de, onu açanları şimdi unutulması daha iyi olacak lanetli sırlar bekliyordu yalnızca. Ancak daha dikkatli baktığımda, adından da hareketle, bu kitabı öyle hareketsiz, öyle cansız, öyle ürpertici bir biçimde bu hale sokan şeyin bir çivi değil, bir vida olduğunu anladım. Çivi tek bir hamlede tahtaya girer, vidayı ise döndüre döndüre sokarsınız ve vida bir kere içeriye girdi mi, oradan kolay kolay çıkmaz.

Ama sonra, hayır, dedim, girdiği tahtadan kolay kolay çıkartamadığımız şey çividir; şayet tornavidayı sabırlı bir biçimde çevirirseniz, vida mucizevi bir biçimde dönmeye başlar, açtığı yoldan tıpkı karla kaplı bir patikada adımlarını takip ederek geriye doğru yürüyen bir adam gibi ilk başladığı noktaya döner.

Düşünmeye başladıkça, bu kitabın yüreğimdeki hissini tıpkı yerinden çıkarılan bir vidanın yolu gibi geriye doğru takip etmeyi istedim ben de. Sarmallar çizerek hareket etmem gerekiyordu çünkü vida içeriye bir sarmal şeklinde girmişti ve ancak sarmal bir hareketle geriye dönebilirdi: bu yüzden de katettiği yolu tarif etmesi hiç kolay değildi. Bir tünel gibiydi, içine girdiğinizde tek bir yönüne değil, her köşesine dokunarak hayatınızın bütününü katetmenizi istiyordu.

Bir pazar sabahıydı. O zaman çok genç bir adamdım ve sahaflarda yeni bir şeyler bulmayı severdim. Kitabı elime aldığımda kapağının rengi daha mı parlaktı? Üzerindeki yazı okunabiliyor muydu gerçekten, sayfalarında şimdi birikmiş toz o günlerde de orada mıydı? “The Turn of the Screw” yazıyordu dikdörtgenin içinde, bugünküne kıyasla kesinlikle okunabilen harflerle. Türkçe isminde (“Yürek Burgusu”) olmayan bir şeyi, bir eylemi tarif ediyordu. Bu kitabı okuduğunuz vakit, diyordu sanki, tıpkı bir vidanın dönerek ilerleyişi gibi, korkunç bir öykü zihninize nakşolacak. Ve onu oradan çıkarmayı başaramayacaksınız çünkü esrarengiz bir ilkeye bağlı olarak hareket edecek.

Pek çok şeyi muğlak ve anlaşılmaz kılacak, pek çok kesinliği sona erdirecek, daha önce size apaçık ortadaymış gibi görünen pek çok kavram bundan böyle fazlasıyla tartışmaya açık ve müphem gelecek. Ama elbette, mutlaka bütün bunların olması gerekmiyordu, bunu da anlamıştım. Kitabı almayarak pekala korunabilirdim bu hareketten ve onun açacağı yeni dünyadan kurtulma imkanına hâlâ sahiptim.

İyi okur, meraklı okur, merakına yenilen okur. Şubat ayında çok puslu bir akşam İstanbul’un işlek bir caddesine bakan yüksek bir apartmanın en üst katında, pencerenin yanındaki koltuğa uzanıp sayfaları çevirmeye başladım. 1930 yılında yazılmış bir giriş yazısı vardı başında, İsviçre Alpleri'ne bakan Rhône vadisinde bir kulübede yaşadığı günlerde bu kitabı okumaya karar veren bir adamı anlatıyordu. Hikâyenin sonuna geldiğimde bunun ne kadar da uygun bir başlangıç olduğunu anlayacaktım. James’in kitaplarının her birine, o kitabı nasıl okuduğunu anlatan bir okurun yazdığı ve okuma deneyimini anlatan birer deneme koyulmalı. Gerçekten ne kadar da uygun bir başlangıçtı bu—ne de olsa elimde tuttuğum solgun kapaklı kitap, okuduğu öykülerden etkilenerek kendi yazdığı bir öyküyü yaşayan bir mürebbiyenin anlattığı bir öyküyü dinleyen bir adamın kağıda geçirdiği öyküyü dinleyen bir anlatıcının yazdığı bir öyküyü içeriyordu.

En başa dönmeyi isterdim—tabii eğer böyle bir şey gerçekten de varsa. Mürebbiye, Ann Radcliffe’in Udolpho’nun Gizemleri adlı o büyük kitabını okuduğunu söylüyordu ve tekinsiz, terk edilmiş, tarihi eskilere dayanan mekanlar konusunda hayallere dalmaya meyilliydi.

Yoksul, genç bir kadındı ve iş arıyordu, gazetedeki ilanı görünce Londra’ya, Harley Street’e gelmişti ve her zaman zengin ve profesyonel sınıfların meskeni olmuş bu sokakta varlıklı bir adamla tanışmıştı. Adamın kardeşinin imparatorluğun sömürgesi Hindistan’da yaşadığını ve öldüğünü öğrenmişti ve şimdi onun çocukları, kızı Flora ve oğlu Miles’ın Essex’deki bir malikanede kaldıkları söylenmişti kendisine. İnsanı etkileyen bir adamdı bu, zengindi, bekardı, gençti, yakışıklıydı. Harley Street’de bugün yürüdüğünüzde ona benzeyen pek çok adam görürsünüz. Sorumluluk istemeyen, zevk isteyen adamlar.

Mürebbiye heyecanlanmıştı, adamla seviştiğini hayal ederek ve onun yeğenlerine annelik yaptığını ve hep birlikte bir aile olacaklarını düşleyerek Essex’e gitmiş, burada ev ahalisiyle tanışmış ve aklında yaşadıklarına ve orada yaşanmış olanlara dair bir öykü kurarak buna uygun bir biçimde davranmıştı. Yıllar sonra, başka bir işverenle çalışırken ve bir başka çocuğa mürebbiyelik yaparken ona bu öyküyü anlatmış, bu çocuk da o zaman birebir yazıya geçirmiş olduğu öyküyü şimdi Noel zamanı bir akşam boyunca arkadaşlarına anlatmaya koyulmuştu. Sabırla, merakla, korkuyla anlattıklarını dinleyenlerden biri bu öyküyü yazıya dökecek, kitap yayımlandığında, yani 1898 yılında, bu esrarengiz öyküsü dünyanın dört bir yanında bir lanet gibi dolaşacak ve en sonunda kitaba yazdığı önsözü okuduğum, İsviçre’de dağlara bakan kulübesinde oturan adam, merakına yenilip kitabı okumaya karar verecekti. Londra’da bir sahafa mektupla sipariş ettiği kitap eline ulaştığında onu içinde bulunduğu zarftan çıkarmamış önce; çok korkunç olduğunu duyduğu öyküyü okumayı mümkün olduğunca erteledikten sonra, nihayet onu okumaya cesaret edene dek kitap gün ışığı görmemiş.

Elimdeki solgun, yeşil renkli kitabın öyküsünü merak ediyorum. Üzerinde bir tarih yok. İngilizlerin ‘fly page’ dediği ilk sayfada da, sonrakilerde de herhangi bir işaret bulunmuyor. Ama ben bu kitabın sahafta karşıma çıkmasından önceki evveliyatını değil, ben onu aldıktan sonra yaşadıklarını keşfetmeyi istiyorum daha çok. Benden başka kimsenin onu eline alıp almadığını mesela. Bu öyküyü, kitabın yıllar içinde dolaştığı evlerde yaşayanlardan herhangi birinin bilip bilmediğini.

İngilizcenin en sevdiğim sözcüklerinden birini, ‘ambiguous’u yani ‘muğlak’ı bu kitapla öğrendiğimi hatırladım sonra. Onu tarif etmek için gerekli sözcüğü seçmek isteyen aklım ‘muğlak’ demişti bana ve sözlük de bunu karşılayan sözcüğün ‘ambiguous’ olduğunu bildirmişti. Peki Yürek Burgusu’nda muğlak olan şey, bu kadar kesin bir biçimde muğlak olan şey neydi? Tıpkı elimde tuttuğum kitabın bir şehirden diğerine, bir ülkeden bir başkasına, bir elden farklı bir ele geçerken ve ev ev dolaşırken yaşadığı yıpranma, kirlenme, eskime, solgunlaşma, tozlanma, renk değiştirme süreci gibi, sanki bu hikâyenin işaret ettiği, alevler içinde tutkuyla yanan bir ilk ‘şey’, anlatıla anlatıla, aktarıla aktarıla, yorumlana yorumlana şekil değiştirmiş ve şimdi okuduğum bu tümüyle farklı başka ‘şey‘in biçimini almıştı. Bu da bana elimdeki yıpranmış kitapla onun ilk, saf hali arasındaki uzun yolu hatırlatıyor ve beni bunun anlamı üzerine düşünmeye çağırıyordu. Başlı başına ürkütücü bir fikirdi bu, sirk aynalarıyla dolu bir odada hangi görüntüsünün gerçeği olduğunu bilmediğiniz birinin binlerce yansımasına bakmaya benziyordu.

James’in muğlaklık ilkesi üzerine düşünmeye başlamamı sağlayan ilk konu, öykünün anlatıcısına öyküyü anlatan Douglas adlı adamın aslında anlattığı öykünün kahramanlarından biri, yani Essex’deki malikanenin genç varisi Miles olduğundan şüphelenmemdi. Daha sonra devasa James araştırmalarını biraz karıştırdığımda böyle düşünmekte yalnız olmadığımı gördüm. Bu konuyu ele aldığı çalışmasında Profesör Esra Melikoğlu, bahsedilen iki karakteri tek bir hamlede Douglas-Miles olarak isimlendirip onlardan bu şekilde bahsediyor. Bunun, tahtaya dönerek giren vidayı akla getirdiği için özellikle ürkütücü bir fikir olduğunu düşündüm, ne de olsa öyküde anlatılan dehşeti yaşayan ve en sonunda öldüğünü okuduğumuz çocuk, konusu olduğu öykünün önce dinleyicisi ve sonra da aktarıcısı haline geliyordu. Bu da öyküye dair eylemlerin kendisine, bir öykü okuma eylemine, bir öyküyü aktarma eylemine öykünün kendi içindeki karakterleri fiziksel olarak hareket ettirebilme gücünü veriyordu ve düşündükçe asıl korkunç olanın da bu olduğunu, öyküden bir spiral şeklinde bize yayılan bu tuhaf güç olduğunu anlıyordum.

Okumak, bilmek ve aktarmanın, basit bir biçimde temsil edileni yeniden temsil etmek veya seyretmek değil, yani yalnızca deneyimlemek değil, olmak anlamına da geldiği büsbütün ürkütücü bir fikirdi bu. Kitaptan yaşama geçen deneyim, spiral şeklindeki hareketi dolayısıyla bir vidayı akla getiriyor, kaynağındaki noktadan çevremizi dolanarak yükseliyor, böylece çizgisel bir ilişkiyi reddediyordu.

Ancak ‘muğlak‘ derken, öykünün spiraller halindeki bu ilerleyişinden çok, o spirallerin dip noktasında bulunduğu varsayılan özün muğlaklığından bahsediyorum. Mürebbiyenin gördüğünü zannettiği şey, kendisinden önce Essex’deki malikanenin mürebbiyesi olan Bayan Jessel ve evin erkek uşağı Peter Quint’in hayaletleriydi. Yıllar önce burada bir aşk yaşamışlardı ve Quint’in çok sekse düşkün biri olduğu söyleniyordu, hatta ufak Miles’ı taciz ettiği ima ediliyordu ama zaten her şey ima ediliyordu bu kitapta, Quint’in evdeki bütün kadın hizmetçilerle birlikte olduğu açıkça söylenmiyor, ima ediliyordu; geceleri Harley Street’deki işverenini hayal eden mürebbiyenin hayalet gördüğünü söylerken aslında onu görüyor olabileceği açıkça söylenmiyor, ima ediliyordu; hizmetçilere tanınan özgürlükleri aşmaya cüret eden Jessel ve Quint’in evin farklı odalarında sevişmiş oldukları açıkça söylenmiyor ama incelik ve zarafetle ima ediliyordu.

Sonuçta olayları bize anlatan mürebbiyenin bilinci bir muğlaklık ilkesiyle çalışıyor gibiydi, oraya gelen her şey çok anlamlıydı, tek bir yoruma sahip olmaktan özellikle kaçınıyor gibi görünen bu ‘çok anlamlı şeyler’ en sonunda onun bilincinin şeklini alıyor, mürebbiyenin net olarak göremediği şeyler onun şeyleri net olarak göremeyişinin mekanizmasına dönüşüyordu. Yeni Eleştiri akımının bu kitaba duyduğu hayranlık boşuna değildi: kendisinin ve anlattığı karakterlerin ve o karakterlerin yaşadığı dünyanın muğlaklığına kesin bir biçimde inanmış bir romandı bu.

Yüksek apartmandan şehre bakarak Yürek Burgusu’nu ilk defa okuduğumda bu muğlak bölümleri rahatsız edici bulduğumu hatırlıyorum. Romanlara hayalgücüme yer bırakmayacak, Nabokov’un sevdiği ‘kesinlikler’i bana sunacak şeyler olarak bakmaktan hoşlanıyordum. Anlam ve imge öylesine ustalıkla birbirlerine iliştirilmiş olmalıydı ki, ne ben ayırabilmeliydim onları birbirilerinden ne de romanı okuyan bir başkası. Hepimiz için anlam ve imge birbirlerine eş olmalıydı; böyle düşününce muğlaklık bana her şeyden önce bir kusur gibi görünmüştü.

Uykusuzluk içinde kitabın sayfalarını çevirirken böyle düşünmüyordum artık. Bilakis öyle sözcükler okumayı istiyordum ki şimdi, bana uykusuzluğumun nedenini, içimdeki sıkıntının kaynağını ima etsin. Hem bir hikâye sunsun bana ve kaybetsin içinde beni, hem de mucizevi bir biçimde o hikâye, benim o geceki yalnız ve sıkıntılı ve uykusuz halime benzesin. Tarihler ve özel isimler olmasın içinde, yalnızca bir boşluk olsun ve o boşluğun içinde hareket eden bir duygu olsun, kitap o duyguyu bana uzatsın ve ben onunla yola devam edeyim.

Bir oturuşta okunabilen bu güzel öykünün sonunda, mürebbiyenin kendi gördüğü hayaletleri onların da gördüğünü iddia ettiği çocuklardan Flora, Londra’ya geri gönderilmiş, Miles ise anlatıcının elinde evdeki kötü ruhlardan kurtarılmaya çalışırken kalbi durarak ölmüştü. Kitabı bir kenara koyarken ilk okuyuşumdan kalan pek çok izlenimin yanlış olduğunu da keşfettim. Flora’nın gidişini, Miles’ın ölüşünü hatırlıyordum elbette ama ilk sayfalarda öyküyü anlatan kişi, bende hiç iz bırakmamıştı, cinselliğe dair pek çok imayı, pek çok muğlak imgeyi ne olabileceğini düşünmeden, dikkatsizce okumuştum, üstelik mürebbiyenin hayal görürken yaşadıkları da hiç benim hatırladıklarıma benzemiyordu. Düşündükçe, James’in kitabındaki muğlaklık ilkesini, aralarındaki ilişkileri unuttursa da imgeleri unutturmayan bu edebi tekniği en iyi simgeleyen şeyin kitabın adı olduğuna karar verdim. Öykü, onu ilk okuduğumda düşündüğüm gibi “vida”nın kendisi değil, onun hareketiyle, dönüşüyle açılan yoldu. Okuyunca bu yolun içindeki vida dönmeye başlıyordu ve şayet okuduğum öykü vidanın açtığı yolsa, imgelerden oluşan topoğrafya da vidanın kendisiydi. Biz öyküyü okumaya başladığımızda vida da mucizevi bir biçimde hareket etmeye başlıyordu, demek ki kitaba adını veren şey öyküyü okuyarak harekete geçiren okurdu. Kitap onu ikinci defa okurken geriye doğru gidiyor, onu ilk okuyuşumuza dair gizli bilgileri ifşa ediyordu; hatta daha da derinlere gidip elimdeki kitabı okuyan bütün okurlara, okuduğumuz kitabın yaşadığı serüvenlere dek uzanmayı istiyordu.

James’in büyük dersini o anda kavrarmış gibi oldum. Yeşil kapağının altında sanki hep bizi beklermiş gibi duran bu kitaba sesini veren aklımız ve şimdiki zamandaki varoluşumuz, başka bir sürü insanı, evi, okuyucuyu, karakteri, eşyayı, gölgeyi, manzarayı ve öyküyü önümüze serdikten sonra bize kendi aklımızdan ve sesimizden ibaret olduğumuzu, başkalarının aklına ve sesine baktığımız her okuma deneyiminde aklımızın ve sesimizin sınırlarını bulacağımızı söylüyordu. O Aralık gecesi, zihnimin ve sesimin sınırlarından duyduğum memnuniyet, sanırım bana başka bir şeyi daha, artık o kadar da genç olmadığımı gösteriyordu.


Sabit Fikir dergisinin Şubat 2012 tarihli sayısında yayımlanan yazı.

3 comments:

Musa said...
This comment has been removed by the author.
Musa said...

yerleşdirdiğiniz fotoğraf hangi filme ait?

Nilay Kaya said...

muğlaklığın güzelliği ve büyümek, diyorsun. eline sağlık arkadaşım benim. beni de hikayeyi ilk defa rana hoca'yla okuduğumuz günlere ışınladın. o günler ve bugünler:)