Bayan Dalloway'in iki günü


Yalnızca yazarlar değil, çevirmenler de ölür. Üstelik giderken yanlarında çevirilerini de götürürler bazen. Constance Garnett'ı, Scott Moncrieff'i veya Charles Johnston'ı düşündüğümde hissettiğim şey tam da bu. Onlar öldü, evet ama onlardan sonra yaptıkları çeviriler de öldü. Garnett Dostoyevski'yi, Moncrieff Proust'u çevirmişti İngilizceye. Bir diplomat olan Johnston ise harika çevirisiyle Rusça bilmeyenleri âşık etmişti Puşkin'in Onegin'ine. Hiç kuşkusuz Joyce da Woolf da Forster da çok şey borçluydu onlara: İngiliz romanında modernizmin doğduğu günler, onlar olmasaydı başka türlü yaşanırdı. İşte bu yüzden, ben bir süredir modernist yazarların hayat hikâyelerini anlatmayı kendine iş edinmiş Hollywood'un bundan sonra çevirmenlere el atması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü çevirmenlerde büyük bir trajedinin malzemesi var. Artık unutulan ve neredeyse bedavaya satılan eski çeviriler de bu trajedinin asıl öğesinin zaman olduğunu gösteriyor bize.

Ne demek istediğimi anlatayım. Joseph Conrad'ın mektuplaşmayı çok sevdiği Moncrieff'in 41 yıllık kısa hayatındaki en büyük projesi Kayıp Zamanın İzinde çevirisiydi. Moncrieff kitabının başlığını Shakespeare'in bir sonesinden ödünç aldığı dizeyle Remembrance of things past koymuştu. Bu kitap 1995'e dek Proust'un standart çevirisiyken o yıl Penguin yeni bir Proust çevirisiyle çıkmıştı okurlarının karşısına. O günden sonra da Kayıp Zamanın İzinde ile Moncrieff sözcükleri birbirlerini temsil etmeyi bırakmışlardı artık. Aynı şey Hemingway'e, Fitzgerald'a ve Virginia Woolf'a Dostoyevski'yi sevdiren Garnett çevirilerinin başına da geldi. Ölen çevirmenlerin çevirileri de artık yazarları gibi tarihin tozlu bir sayfasına gönderilmiş oluyordu böylece.

Woolf'un Bayan Dalloway'ini bundan 35 sene evvel Tomris Uyar Türkçeye çevirmişti. Kitabın başına koyduğu bilgilendirici, soğuk, mesafeli önsözde, yazarın "Geride bırakılmış'lık damgasından kurtulmayan tarihi, gündelik yaşamın tam ortasında yakaladığı"ndan bahsetmişti ve bu, o ufak yazının içinde ışıldayan harika bir gözlemdi. Biraz sonra, "Eleştirilerinde zehir gibi bir dil kullanan Woolf, roman kişilerine karşı çok sevecendir," diye yazmıştı ve Uyar'ın cümlesini okuyunca pek çok başka okuyucu gibi ben de onun Woolf'u gerçekten de iyi anlamış olduğunu hissetmiştim. Daha sonra sayfaları çevirip de Bayan Dalloway'in davet vereceği o güne dahil olduğumuzda da, bu gözlem aklımızın bir köşesinde durmayı sürdürür. Önsözde buz gibi bir dil kullanan Uyar, roman çevirisinde çok tutkuludur ne de olsa. Daha ilk sayfada duran şu güzel bölüme bir bakalım: "Kapılar menteşelerinden çıkarılacaktı; Rumpelmayer'in adamları geliyordu. Hem ne güzel bir sabah, diye düşündü Clarissa Dalloway, kumsaldaki çocuklara üleştirilmiş gibi taptaze." Uyar'ın 'taptaze'si, cümlenin en taze olmayan yerinde, yani en sonunda karşımıza çıkmasına rağmen ve galiba aslında tam da bu yüzden bize taptaze gelir.

"Bourton'dayken, menteşelerin hafif gıcırtısıyla (şimdiki gibi), koca camlı pencereleri açıp temiz havaya uzanınca da hep bu duygular kaplardı yüreğini. Nasıl taze, nasıl sessiz; elbette buradakinden daha durgun olurdu o hava, ilk saatlerde: bir dalganın vuruşu gibi, bir dalganın öpüşü gibi, soğuk ve keskin ama (o zamanlar 18 yaşındaki bir kız için) gizemli..." Daha fazla devam etmemize gerek var mı gerçekten de? Eğer bir çevirinin başarısı onun ahenginin tıpkı temsil ettiği kitabın gerçek ahengine benzediğini bize hayal ettirebilmesindeyse, o zaman hissettiğimiz şey tam da budur: "Woolf Türkçe yazsaydı bu sözcüklerle, bu akışla yazardı."

Geçen ay, Uyar'dan 35 sene sonra İlknur Özdemir yeni bir Mrs. Dalloway çevirisi yayımladı. Biz de bunu fırsat bilip iki arkadaş karşılıklı oturduk, çevirileri aynı anda, yüksek sesle okumaya başladık. Özdemir'in cümleleri, asıllarına sadakatleri, dikkatli sözcük seçimleri ve 'muntazamlıkları' yüzünden güzel geldi bana. Bir yandan da, karşıdan gelen sese kulak verdim ve Uyar'ın 'mezarın ötesinden gelen' üleşmek, gündeş gibi bazı sözcüklerinin anlamını çok da iyi bilmediğimi fark ettim. Bunu söylerken niyetim Uyar'ın çevirisinin eskidiğini veya benden bir önceki kuşağa ait olduğunu ima etmek değil. Yalnızca o çevirinin, çevrildiği dönemin dilini dile getirdiğini söylemek: Filmlerde bugünü değil de, önceki bir zamanı izlediğimizi anlayalım diye kullanılan filtrelere benziyorlar. Onlar gibi sevimliler, üstelik merak da uyandırıyorlar. Ama bir yandan da bugün kullanımdan kalkmış olduklarını gizleyemiyorlar.

Yeniden kitabı okumaya koyulduğumda Clarissa Dalloway'in gençliğinde tutkulu bir adama âşık olduğunu ama özgürlüğü pahasına tutkulu bir hayat yaşamayı istemediğini hatırladım. Özdemir'in çevirisi de Dalloway gibi metnin aslından uzaklaşmak pahasına tutkulu olmayı istemiyor ve bence tam da bu yüzden kitabın ruhuna sadık kalıyor. Dalloway'in düşünceleri Woolf'un belki de en güzel romanına adını veren dalgalar gibi önümüzde sadakatle akmaya başlıyor: "Londra'nın sokaklarında, hayatın karmaşası içinde, bir biçimde, şurada, burada, kendisi de hayatta kalmıştı Peter da, birbirlerinde yaşamışlardı, kendisi doğduğu yerdeki ağaçların bir parçasıydı, emindi buna; oradaki yıkık dökük evin de; hiç karşılaşmadığı insanların da bir parçasıydı, iyi tanıdığı insanların arasında bir pus gibi yayılmıştı, onlar da kendisini dallarının üzerine kaldırmışlardı, ağaçların da pusu öyle kaldırdığını görmüştü, ama hayatı da kendisi de öyle uzaklara yayılıyordu ki."

Çeviriyi okurken Brüksel'deki Güzel Sanatlar Müzesi'nin en sevdiğim köşesinde, yerde bağdaş kurmuş, Brueghel'in Ikarus tablosunun eskizlerini yapan genç ressamlar geldi aklıma. Özdemir ve Uyar'ı bu tabloya birbirlerinden hafifçe farklı ama ikisi de ayrı güzellikler içeren birer bakış açısı olarak hayal ettim. Biri aslına daha sadık, öteki daha kendine hastı; birinin gözü tablodan hiç ayrılmıyor, diğeri kendi çizdiği resimde kaybolmaktan çekinmiyordu. Sonra Mrs. Dalloway'in kalbindeki kavramı, 'zaman'ı düşündüm ve kitabın en güzel cümlelerinden birini yeniden okudum. "İnsanların gözlerindeydi," diyordu bu cümle, "salınarak gezinmelerde ve ayakları sürüyerek yürümelerdeydi; bağrışılarda ve kargaşadaydı; arabalarda ve otomobillerde, otobüslerde, kamyonetlerde, ayaklarını sürüyerek, iki yana salınarak yürüyen sandviç satıcılarında; bandolarda; laternalarda; havadaki bir uçağın utkulu, çınlamalı, tuhaf, tiz uğultusundaydı onun sevdiği şey; hayattı; Londra'daydı; hazirandaki bu andı."

Çevirmenleri birbirlerinden ayıran ince açıyı zaman olarak adlandırabileceğimi de bu cümleyi bitirdiğimde fark ettim. İki farklı zaman, iki farklı çevirmen, Bayan Dalloway'in iki farklı günü. Hiç kuşkusuz Woolf'un hoşuna gidecek bir farktı bu. Sessizce üzerimizden akıp ilerleyen zaman, bu iki çevirinin anlattığı o harika, görkemli ve güzel şeyin trajedisini gösteriyor bize. Okumalar da okurlar da zamana ait ve zaman onların da üzerinden onlara hiç aldırmadan geçip gidiyor. Ne de olsa yalnızca yazarlar ve çevirmenleri değil, onların okurları da ve onların okurlarının okumaları da gün geliyor, ölüyor.


17 Şubat 2012 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı.

1 comment:

ismail pelit said...

çok güzel yazı kaya, teşekkür ederim. tercümeye inanmak, diye bir şey var; bir de tercümeye inandıranlar.