Yahudiliğin karikatürleri


2005 yılında Amsterdam’ın Yahudi mahallesi Sarphatistraat’da yaşıyordum. Burada Hollandsche Schouwburg adında bir Soykırım Müzesi vardır; Naziler gelene kadar şehrin yegane Yahudi tiyatrosu olan binayı, 1940‘larda onları kamplara göndermeden önce şehrin Yahudilerini bir araya getirmek amacıyla kullanmışlar. Haftada iki defa buranın önünden geçip üniversitenin bir amfisinde Amerikan Yahudi edebiyatı dersine giderdim. Sonra garip bir şey oldu, yıllar önce hayata veda etmiş Bernard Malamud ve birkaç başka Yahudi yazarı inceledikten sonra, nihayet mutlulukla Arthur Miller’ın kitaplarını okuduğumuz bir hafta Miller kalp krizi geçirdi ve öldü. İnsan günler boyunca ondan bahsetmek üzere kitabını okuduğu bir yazarın ölüm haberini alınca, yanlış bir şey mi yaptım, benim yüzümden mi öldü acaba, diye düşünüyor. Sonra, aradan daha dört beş hafta geçmeden, öykülerini ve romanlarını o günlerde tartıştığımız Saul Bellow’un öldüğünü yazdı gazeteler. En güzel romanları Herzog’dan, Augie March’tan aynı “nesnellik”le bahsedebilecek miydik şimdi? Bir buçuk ayda yaşananlara bakan bir öğrenci hâlâ hayatta olan Salinger’ın ve Philip Roth’un başına bir şey gelmesin diye dersi iptal etmeyi teklif etmişti.

Yahudi edebiyatı deyince aklıma gelen acılı kahkahayı çok iyi yansıtan bir durumdu bu. Aynı edebiyatın İngiltere’deki haline, Britanya Yahudi edebiyatı dedikleri şeye bakınca daha az etkileyici bir manzara çıkıyor insanın karşısına ama yine de o acılı kahkahayı duymak hâlâ mümkün. Howard Jacobson’ın iki sene önce Booker ödülü kazanan The Finkler Question’ı (Finkler Sorunu) Britanya Yahudi edebiyatının belki de günümüzdeki en ünlü romancısının son kitabıydı. Jacobson gençlik yıllarında edebiyat eğitimini, Cambridge’de ders veren ve savaştan sonra bu üniversite şehrinden hiç ayrılmadığı söylenen büyük İngiliz edebiyatçısı F. R. Leavis’ten almış. Leavis’in İngilizce cümlenin sözdizimine, ahengine ve müziğine olan ilgisi ünlüdür: Jacobson da onun iyi bir öğrencisi, iyi bir ‘Leavisçi’ olarak İngilizceyi zarafetle kullanan bir yazar. Kitap Julian Treslove adında eski bir radyo programcısının bir akşam Londra’nın merkezinde, BBC binası yakınlarında evine doğru yürürken saldırıya uğramasıyla açılıyor. Treslove’un gırtlağını sıkan hırsız, ona tam olarak anlamadığı bir soru soruyor. Daha sonra ne söylemiş olabileceği hakkında düşününce, sorulan sorunun “Yahudi misin sen?” olduğunu anlıyor.

Treslove o güne dek Yahudilerle ilgili ne düşündüğünü net olarak bilmiyor. Yahudi arkadaşları, “Sende hiç Yahudi tipi yok” diyerek onu “rahatlatmaya” çalışsalar da bir türlü ikna olmuyor. 90 yaşındaki arkadaşı Libor ve eskiden Oxford’da felsefe dersleri veren Sam Finkler’la Yahudilik meselesi üzerine konuşmaya karar veriyor. Önce çekiniyor bu dinden, onunla ilişkilendirilmekten öfke duyuyor ama sonra hayatı boyunca aradığı şeyin tam da Yahudilik gibi aidiyet hissi kuvvetli bir din olduğunu düşünmeye başlıyor, sinagoga gidiyor, Yahudi bir kadınla birlikte oluyor, bir noktada artık soranlara “Ben Yahudiyim” diyecek hale geliyor. Durumu bir matematik problemi gibi düşünürsek, Treslove Y noktasına doğru hızla giderken arkadaşı Finkler tam aksi istikamete ilerleyen bir arabanın içinde yer alıyor: orta bir noktada buluşmaları mümkün değil. Çünkü Finkler hayatını Yahudi olmaktan utanmak üzerine kurmuş bir adam. Utanan Yahudiler diye bir örgüte katılıyor ve Jacobson, onları Filistin Kurtuluş Örgütü sempatizanı olmaya itecek derecede Yahudilik karşıtı olan Yahudilerin yaşantılarında bir “komik roman”ın malzemesini buluyor.

The Finkler Question’daki sorun da biraz buradan kaynaklanıyor. Birisi saymış olsa kitapta Yahudi sözcüğünün kaç defa geçtiğini öğrenmek ilginç olurdu; ama bu kadar tekrara rağmen Yahudilik hakkında farklı karikatürlerin bir toplamı olmaktan öteye gidemiyor. Libor karakterini okurken gözümüzün önünde Doğu Avrupalı, duygusal bir Yahudi canlanırken, Finkler’ın inancı Yahudiliğin liberal kanadına daha uygun düşüyor. Treslove ise izin verilse ortodoks bir Yahudi olmayı isteyecek kadar hevesli. Güzelce resmedilmiş pek çok duyarlı sahne barındırsa da, karakterlerin Yahudiliğin farklı çehrelerinin temsilcileri gibi durması The Finkler Question’a bir karikatürün derinlikten yoksun tek boyutluluğunu vermiş.

Finkler ve arkadaşlarının Yahudilikle imtihanını okurken, biraz da bu yüzden, yıllar önce birkaç hafta arayla ölen Bellow ve Miller’ı hatırlamadan edemedim. Kalbini dinlemek için yerde yatan adamın üzerine eğilen bir doktorun kulağına bütün bir tarihi ve hayatı fısıldayan Bellow’un bakış açısı ne kadar evrenselse, Jacobson’ın Yahudiliğe Britanya’nın dar perspektifinden bakışı bu romanın ve karakterlerin dünyasını bir o kadar yerel kılmış.

12 Ocak 2012 tarihli Milliyet Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: