Vedalaşmadan önce, son sözcükler


Henüz ölmemiş birinin ölümden bahsetmesini neden ilginç buluyorum? Henüz sevişmemiş birinin sevişmekten bahsetmesine benzediği için mi? Bence benziyor, evet; hem de çok benziyor ama ayrıldıkları bir yer de var elbette. Sevişmekten bahsetmenin mutluluğunun biraz da, gerçekten seviştikten sonra, sevişmek zannettiğimiz şeyle sevişirken hissettiklerimiz arasındaki farkı, daha sonra eğlenerek, utanarak veya tatlı bir zafer duygusuyla konuşabilmemizde gizli olduğunu düşünüyorum. Oysa öldükten sonra, bu tatsız mesele üzerine birlikte kafa patlattığımız arkadaşımıza “Ve işte ben haklı çıktım!” demek kolay değildir pek. 

Geçenlerde Gunnar Fischer’in ölüm haberini aldığımda, Ingmar Bergman filmleri seyretmeye başladığım ilkgençliğimden bu yana ölüm hakkında kafamdaki en veciz imgenin yaratıcısının bu dünyadan göçmüş olduğunu hüzünle fark ettim. Fischer, Yedinci Mühür filminin görüntü yönetmeniydi; Yaban Çilekleri, Büyücü gibi başka olağanüstü Bergman filmlerinin bana ölümün kaçınılmaz, esrarengiz ve korkunç doğasını düşündüren sahnelerini de o çekmişti. Ama Sven Nykvist, geçen yüzyılın benim bildiğim en ünlü görüntü yönetmeni, sahneye çıktığında Bergman hain ama tutkulu bir âşık gibi Fischer’i unuttu.
Sinemayı çok seven birkaç arkadaşıma danışarak ufak bir anket yaptım: hiçbiri Fischer’in adını duymamıştı (“Bobby Fischer mi?” diye sordu bir tanesi). En çok korktuğumuz şey de bu değil midir zaten? Aniden yok olmak ve dünyanın en güzel film sahnelerinden birini çekmiş olsak da, sanki hiç yaşamamışçasına unutulmak.

İnsanın kendi kendini paraladığı bu tür karamsar, acılı duyguları sevdiğimiz için ölümden bahsederiz. Olağanüstü bir roman yazdığı için değil, olağanüstü romanlar yazan romancılar hakkında olağanüstü yazdığı için sadakatle, mesafeyle sevdiğim Julian Barnes’ın Korkulacak Bir Şey Yok kitabındaki en büyük mutluluk da zaten tam burada: Goethe’nin ünlü lafına, hayatın değil, sanatın uzun olduğuna inanmış bir yazarın üç kuşak boyunca sevdiği insanları nasıl teker teker kaybettiğini, babasını son gördüğü anda aklının kaydettiği birkaç ufak ayrıntıyı, bir hastane odasında beklenmedik bir içtenlikle kendisine gösterilen bir ameliyat izini, büyükbabasının cesedine bakan büyükannesinin kızına dönüp aniden sorduğu bir soruyu (“Korkunç görünmüyor mu?”) ve çocukluğundan bu yana uçaklardan, ölümden, bir öte dünya ve Tanrı fikrinden korkan yazarın Atina havalimanında arka arkaya kalkan uçakları saatler boyunca izleyerek bu korkusundan kurtuluşunu ve yine de her sabah ve her öğlen ve karanlığın çöktüğü her akşam ölümü düşünmeden edemeyişini, içimiz acıyarak ve bu acıdan tuhaf bir mutluluk duyarak okuyoruz. 

Ya da belki de, okuyorum demeliydim. Ölüm, herhalde hayatımızın meseleleri arasında en kişisel olanı ve ölüme dair bir kitap okumanın bana verdiği mutluluğun herkesçe paylaşılan bir mutluluk olduğunu söylersem, biri de çıkıp bana şöyle diyebilir: “Hayır, sayın yazar, ölümden Barnes’ın yaptığı gibi, herhangi bir konudan, ne bileyim, hava durumundan, gübre fiyatlarından veya kuraklıktan bahsedercesine bahsetmenin mutluluk verici bir yanı yok. Sizinki olsa olsa trafik kazalarına merakla ve hatta zevkle bakan hastalıklı türden bir mutluluk. O yüzden, izin verin de bu mühim, kutsal meseleyi sıradanlaştırmayalım lütfen.” 

Korkulacak Bir Şey Yok’u okuduktan sonra, bunun tam tersini düşünüyorum: ölümle ilgili elimizden, elimden gelen yegâne şeyin onu sıradanlaştırmak olduğunu. Barnes’ın yaptığı gibi, insanın annesinin cenazesinden, bir konserden bahsedercesine bahsedebilmesinin bir saygısızlık değil de bir olgunluk olduğunu; ama bir yandan da yazının, kitapların, güvenli anlarda yaptığımız bu güvenli kültürel faaliyetlerin, tam da deneyimimizle kendi yaratılma anları arasındaki o güvenli mesafe sayesinde en korkunç, en acı olaylara dair en sakin sözleri bize söyletebilme gücünü. Ölüme karşı tavrımızın da en sonunda, belki kişisel de değil, üslupsal, edebi bir mesele olduğunu. 

Ve elbette işin bir de rekabetçi, hatta neredeyse mükemmellikle ilgili bir yanı var: Barnes’ın felsefeci ağabeyinin ölüm meselesini Bertrand Russell usulü akılcı bir İngiliz felsefi tartışması şeklinde herhangi bir şeye indirgeyişindeki tavrıyla; küçükken altına yaptığı anları, kırılganlıklarını ve ufak sinsiliklerini cesaretle itiraf eden romancı kardeşin ölümü ona baktığında her şeyi görebileceği bir prizma şeklinde yorumlayışı arasındaki eğlenceli ve hüzünlü boşluktan bahsediyorum. İki İngiliz kardeşin ölüm konusundaki bu fikir yarıştırmaları, kitap boyunca devam eden atışmaları, bize kalp ve zeka arasındaymış gibi görünse de aslında iki farklı kalp ve iki farklı zeka arasında gerçekleşen en sahici, en derin, en kalıcı, en güvenilir ölüm kavramını bulma yarışları, ölüm söz konusu olduğunda dahi, kendi mükemmel “ölüm duygusu”yla ailesinin gözüne girmeye çalışan çocuğun acıklı halini de bize göstermiyor mu? Zaten kitabın bir yerinde, ölüm duygusu, espri duygusuna benzetilmiş: “Hepimiz sahip olduğumuz veya olmadığımız duygunun doğru ve hayatı düzgün bir biçimde anlamak için uygun olanı olduğunu düşünürüz." Oysa muhtemelen pek çok şakayı, hayatın tuhaf ironilerini, özellikle de kendi içinde bulunduğumuz gülünç hali göremeyişimiz, bir bakışta anlayamayışımız gibi ölüm hakkında da fikrimiz fazlasıyla soyut, çocukça ve gerçeklikten uzaktır. İyi bir komedyeni sahnede gördüğümüzde kendi espri anlayışımızın yetersizliğinin utanç içinde farkına varışımız gibi, Barnes’ın ölümün baş rolünde olduğu bu uzun menkıbesini okuduğumuzda, işte bu yüzden, kendi ölüm anlayışımızın yetersizliğine şaşırmadan edemiyoruz. 

Bir kez daha, “kendi adına konuş” diyebilirsiniz, bunu da anlıyorum. Barnes’ın, tuttuğu günlüğüyle de ünlü Fransız yazar Jules Renard’ın ölüme dair yazdığı çok kişisel, çok sahici ufak hikâyelerini bir araya getirişini, Gustave Flaubert’in veya bu kitabın ruhunu en çok borçlu olduğunu düşündüğüm Montaigne’in denemelerinde, romanlarında ölümü nasıl da küçümsediklerini veya önemsediklerini anlatışını, pek çok yazarın -bu arada Barnes’ın dizelerindeki ruhu ödünç almış gibi göründüğü büyük şair Philip Larkin’in- son anlarının uzun anlatımlarını bir ansiklopedici gibi bir araya getirişini, son sözlerini de gençlikte veya yaşlılıkta gelen ölüme dair faydacı, duygusal, romantik, akılcı, post-modern, şairane, donuk, kavramsal, çocukça, erotik, aptalca hayallerini de anlayışla ve sabırla kitabına alışını çok fazla kitabi, çok fazla ölümün gerçekliğinden uzak, çok fazla entellektüel buluyor olabilirsiniz, hakkınızdır. Yine de, “Cesaret, ötekileri korkutmamak anlamına gelir,” diye yazan Larkin ile (ve onun içe dönük olgunluğuyla) ölümü yenemediğimize göre en iyi karşı saldırı biçiminin onu sürekli aklımızda tutmak olduğunu anlatan Montaigne (ve onun yine içe dönük ama korkutucu biçimde tekrarlar üzerine kurulu hesaplaşma biçimi) arasında Barnes’ın çizdiği resmin kavramsaldan çok kişisel sıfatını hak ettiğini düşünüyorum. En baştan itibaren filozofların küçümseyeceği bir kitap yazdığını, daha çok deneme yanılma usulüyle ilerleyen kişisel bir ölüm metni yaratmaya girişeceğini söyleyen bir yazar bu. Daha az kişisel olmasını umacağı ama belki de her yazarın da biraz kaderi olan bir biçimde romancıların nasıl zaman içinde unutulduğunu, önce kitaplarının basılmamaya başladığını, sahaflara düştüğünü, bir kuşak tarafından bir tür “sükut suikasti”yle unutulduğunu ve sonra yeni bir kuşak tarafından yeniden ilgi gördüğünü ancak en sonunda bu kuşağın da ilgisini kaybedip kitabın sonsuz bir unutuluşa doğru gittiğini, ta ki en son okuru onu eline aldığı ana dek nasıl da üzücü bir biçimde silinip solgunlaştığını anlattığı bölüm, bence bu soğuk kitabın en dokunaklı yeri. Stendhal’in dahi bir gün yaşayacağını söylediği bu kötü kader, okuduğu kitabın güzelliğine, başkaları tarafından okunmasının gerekliliğine ikna olmayan bir hain okurun zaferiyle, yazarı toprağın altına kesin bir biçimde gömüyor. Böylece ölmemek için, sonsuzluk için, ebediyet için yazdıklarını söyleyen o hayalperest insan türünün, yani yazarların çabaları da bir anlamsızlık havasına bürünüveriyor. Fischer’in -satranç ustası Bobby Fischer’in değil, görüntü yönetmeni Fischer’in- ölüm haberini aldığımda hissettiğim duygu tam da böyle bir şey: Yedinci Mühür filminde Ölüm’ün bir deniz kenarında yakaladığı, artık gitme zamanının geldiğini söylediği ve ona satranç oynamayı teklif ettiği şövalyenin çabalarının en sonunda boşa çıkışı veya hayatını en mistik, en sahici, en derin görüntüleri bir film kamerasıyla yakalayarak geçiren Fischer’in de ardında pek az görüntüyle yok oluşu gibi, ölüme dair düşüncelerimiz ve ürettiğimiz sanat yapıtlarının da yok olacağını kabul etmenin verdiği iç karartıcı, huzursuz edici, güçsüzleştirici pis bir duygu. 

Konuşmaktan ölmeye dek her şeyi öğrenmemiz gerekir: Gustave Flaubert. Hayatın büyük trajedisi, insanın yok oluşu değil, sevemez hale gelişidir: Somerset Maugham. Ölüm korkusu, belki de tüm duygular arasında en yoğun olanıdır. Bazen ondan daha derin bir duygunun olmadığını düşünürüm: Dmitri Şostakoviç. Ölüm, bir sanatçı değildir: Jules Renard. Ölürken, hayatımın genel anestezi altında, hastalıklı bir appandismişçesine benden alınmasını isterim: Richard Dawkins. İnsanın ölüme yönelik inançsızlığı, ölümün yaklaşmasıyla orantılı bir biçimde artar: Arthur Koestler. Elbette, hiç kuşkusuz, ölüm üzerine bu yorumlara, bu korkulara, bu haykırışlara, bu sinikliklere daha sayfalarca devam edebiliriz. İlk sevişme gibi, neredeyse efsanevi boyutlarda bir deneyim ne de olsa: hakkında sonsuza kadar konuşabilir, şiirler yazıp şarkılar söyleyebilir, bize yaşattığı coşkulu duyguyu ifade etmek için bildiğimiz, tanıdığımız tüm sözcükleri yardıma çağırabiliriz. Ama sonra, deneyim gelecek ve dilimiz kilitlenecek: Herhalde bir şeylerin bir şeylere boşaldığı o son anda bunun nihayetinde bir mutluluk, kurtuluş mu, yoksa bir çaresizlik, yitiriş mi olduğunu, tek başımıza göreceğiz.

Sabit Fikir dergisinin Aralık 2011 sayısında yayımlanan yazı.

No comments: