Güzellik, muhafazakârlık ve gizli çizgiler

William Hogarth'ın romana adını veren 'güzellik çizgisi'nden bahsettiği kitabı, The Analysis of Beauty.

Geçen ay Londra’da Parlamento Binaları’nın karşısına dev bir Margaret Thatcher afişi astılar. Kısa süreliğine de olsa telaşa yol açtığını zannediyorum. Biz Demir Leydi’nin tıpkı damgasını vurduğu 1980’ler gibi, karanlık bir evin arka odasında tozlanarak yaşlandığını hayal ediyorduk. Yanılmışız. Aramızdan hiç ayrılmadığı gibi, temsili demokrasi abidelerinin karşısına geçmiş, olup biteni izlemeye devam ediyormuş. Aslında düşününce, onun Westminister’da böyle aniden ortaya çıkışı, telaşa olduğu kadar bir gerçeği hatırlamamıza da yol açabilir: bugün hâlâ Bayan Thatcher’ın inşa ettiği bir dünyada yaşıyoruz, onun siyaset ve kültürde yarattığı tektonik hareketlerin etkileri devam ediyor. Bunu yalnızca ideolojik bir bağlamda, “hâlâ iktisadi liberalizmin kıskacındayız” anlamında söylemiyorum; Thatcher’ın daha derin bir anlamda bizi biz yapan pek çok temel kavramı şekillendirdiğini düşündüğüm için de söylüyorum. Afişin biyografik bir film olan Demir Leydi’nin tanıtımı amacıyla asıldığını anlatan gazetelere baktığımda onların da benzer yorumlar yaptıklarını gördüm: ayrıca 86 yaşındaki Bayan Thatcher’ın artık evinden dışarıya çıkamaz halde olduğunu da yazıyorlar. 

Alan Hollinghurst'ün The Line of Beauty'si (Güzellik Çizgisi), Demir Leydi'nin ve onunla birlikte 1980'lerin tarihini anlatanlar arasında benim en sevdiğim romanların başında geliyor. Ancak The Line of Beauty'nin Türkçe çevirisi yok, tıpkı The Swimming Pool Library'nin, The Folding Star'ın ve The Spell'in Türkçe çevirilerinin olmayışı gibi (belki bu yıl yayımlanan son romanı The Stranger's Child'ı çevirmekle işe başlayabiliriz). Hollinghurst'e Türkiyeli yayıncıların göstediği ilgisizliği tarif edecek pek çok sıfat aklıma gelse de, insanın bazı yerlerini bizzat Henry James'in yazdığından şüphelenerek okuduğu bu harika romanın ruhuna uygun bir biçimde, bu anlaşılmaz duruma işaret etmekle yetinerek romandan bahsetmek daha uygun görünüyor.

Hollinghurst’ün James üzerine tez yazan kahramanı Nick Guest, romanın açıldığı 1983 yılında Oxford’dan taze mezun, heyecanlı, masum, güzel bir genç adam olarak bir üniversite arkadaşının Notting Hill’deki evine gelir. Burada misafir olarak geçireceği dört sene içinde Birleşik Krallık’ta yaşayanların (en azından bir kısmının) keşfettiği şeyleri o da keşfeder: insanlar bazen bencillik boyutlarına ulaşan bir bireysellik duygusuna sahiptir, cinsel hazları kendilerini ifade eden tutkulu birer araç olarak görürler ve bu arada kişisel kariyerleri en önemli mesele haline getiren kişilik kültüne itiraz etmezler. Masum Nick, henüz kimseyle ilişki yaşamamış bir gay olarak hayata ona türlü güzellikler, fırsatlar, hazlar sunan bir mucizeymiş gibi bakar. 

Romanın düzyazısı, ahenkli cümleleri, anlatımdaki müziği, yoğun ve sonunda hak edilmiş melankolisiyle bu mucizeleri yakalamayı mucizevi bir biçimde başarıyor. James’in bir estetin zevkiyle bir araya getirdiği sesler, eşyalar, ufak ayrıntılar ve gölgeler Hollinghurst’ün prizmasından benzer bir renk zenginliğiyle dışarıya çıkıyor. Aradaki önemli fark ise, James’in dile getirilmemiş biçimde bıraktığı, ima ettiği ve göstermediği, belki gösteremediği için ima etmek zorunda kaldığı şeyleri Hollinghurst’ün belli ki büyük bir zevkle ve Jamesvari bir ayrıntı zenginliğiyle anlatıyor oluşu. Nick’in mektuplarını tıpkı rol modeli gibi dikte ettirişi, hepsi özellikle çetrefil biçimde formüle edilmiş cümleleri kullanmaktan büyük bir zevk alışı, kitaba adını veren ve iki farklı tarafa kıvrılan S şeklindeki güzellik çizgisini hem sevgililerinin çıplak bedenlerinde hem de eşyalarda, mesela bir aynanın çerçevesinde seçebilen dikkatli gözü, kitabın sunduğu eski moda edebi mutluluklardan yalnızca bir kısmını oluşturuyor. Eğer Birleşik Krallık’ta siyaset ve medya arasındaki ilişkilerin ayrıntılarına meraklı bir okursanız, mesela Ian McEwan’ın Amsterdam romanını bu yüzden sevenlerdenseniz, Hollinghurst’ün siyasi iktidarın işleyiş biçimlerine dair sunduğu içgörü size daha da tatlı bir müzik gibi gelebilir. 

Sonuçta Toby’nin çok varlıklı olduğunu anladığımız ebeveynlerini belirleyen asıl özellik, baba Gerard Fedden’ın yeni seçilmiş bir muhafazâkar milletvekili oluşu. Gerard, İngiliz siyasi hayatını yönlendiren bir elitin çok umut veren ve gelecekte yeni roller üstleneceği düşünülen bir üyesi. Nick’e Notting Hill’deki evlerini misafirperver duygularla açıyor, onun gay olmasına da bir şey demiyorlar ancak bunun karşılığında, adı konulmasa da, beklenen bir şey var: Nick ne yaşayacaksa kapalı kapıların ardında, gizlice yaşamalı. Ve ağır ağır anlıyoruz ki aslında İngiltere’deki yeni hayat tam da böyle bir formül üzerine kurulu. Her şey serbest ama yakalanmadığınız sürece. 

Nick bir süre sonra kendini görsel sanatların, film aleminin, ardından da ufak bir yayıncılık macerasının içinde buluyor. Bir yandan da ailenin bir Jane Austen romanından çıkıp gelmişe benzeyen kızı Catherine’le ilgileniyor; en çok da bu yüzden Fedden ailesi Nick’e yıllar boyunca ev sahipliği yapıyor. Valium kullanan, gergin, sık sık kafa çeken Catherine’in sıkıntılarının kaynağı aslında belli. Bir yandan çok varlıklı, rahat, modern bir dünyada yaşıyor ama bir yandan da bu dünyanın ülkedeki haksızlıkların, yalanların, iki yüzlülüklerin ufak bir kesitini temsil ettiğini çok zeki olduğundan görebiliyor. İlk ilişkisini bir parkta yaşayan, Londra’da gaylerin ve sanatçıların özgürce kendilerini keşfettikleri yepyeni bir cemaat bulan Nick de, benzer biçimde bu iki yüzlülüklerin farkında. Ama kitabın sonunda, en beklemediği anda çok acı bir tokat yiyene dek, yeterince farkında olmamış olduğunu anlıyoruz. 

Romanın ikinci bölümünde, ilk aşkı Leo tarafından terk edilmiş Nick’i yeni bir erkekle, babası bir süpermarket zincirinin sahibi olan Lübnanlı Wani’yle birlikte izlerken de Nick’in masumiyetinin ve saflığının nasıl onun aleyhine işlediğini görüyor insan. Sevgilisi Wani henüz dolaptan çıkamamış bir genç adam: ailesi muhafazakâr, ondan evlenmesini ve aile şirketindeki sorumluluklarını yerine getirmesini bekliyorlar, o ise Nick’le birlikte adını pek az kişinin duyduğu bir Henry James romanını uyarlama hayalinin peşine düşmeyi tercih ediyor. 

1980’ler geçerken ülkenin iş dünyasına, siyasetine, kültürüne yön veren pek çok varlıklı kişi Fedden’ların evinde misafir oluyor. Partiler sırasında oturma odalarında herkesin kusursuz bir adabı muaşeret içinde davrandığını ama sonra üst katlarda, kapalı kapılar ardında asıl aradıkları mutluluk ve güven duygusunu kokainden aldıklarını görüyoruz. Kitabın sonlarına doğru, The Line of Beauty’nin en güzel sahnelerinden birinde, nihayet Bayan Thatcher’ın kendisi sahneye çıkıyor: Hollinghurst’ün tarihsellikle kurmacayı zevkle birleştirdiği bu anda, bir kıskançlık ve mutsuzluk nöbeti içindeki Nick, Başbakan’ı dansa kaldırıyor. Ortaya çıkan sahne, bizzat romanın kendisinin zeka ve duyarlıkla orkestrasyonu yapılmış bir dansa benzediğini yeniden göstermiş oluyor bize. 

Son bölümde Nick arkadaşlarını ve sevgililerini teker teker yitirirken Kensington, Mayfair ve Notting Hill üzerinde karanlık bulutlar dolaşıyor. 1987 genel seçimleriyle içiçe giren bu bölümdeki kasvetli hava, Hollinghurst’ün bize vermiş olduğu değerli bilgiyi idrak edişimizle dengeleniyor. Siyaset de, iktidar da, varlıklı sınıfların hayatları da sonuçta haksızlıklar üzerine kurulu ama haksızlıklarla ilerleyen siyasi gücün yarattığı değişim içinde, sonu ne kadar hayal kırıklıkları ve mutsuzluklarla bitse de, biz kendimizi keşfediyoruz; Bayan Thatcher’ın bireyciliği, sonuçta tüm kötülüklerinin yanında, asla bir araya gelmeyecek insanları bir araya getirdi, onlara kendileri hakkında asla keşfedemeyecekleri şeyleri keşfedebilecekleri zamanı ve parayı verdi. Elbette muhafazakârlık, en sonunda tanıdığı bu ayrıcalıkların ve özgürlüklerin hesabını sordu ve gümbürtülü bir milliyetçilik ve elitizm içinde dibe vurdu. Nick Guest, Notting Hill’deki 24 numaralı evden ayrılırken, Bayan Thatcher’ın dünyasından da dışarıya çıkarmış gibi duruyor. Afişlerde, gazetelerde resimlerini görmediğimiz için farkında değiliz belki ama ne Nick ne de biz o dünyadan çıkmayı başarabilmiş durumdayız.

15 Aralık 2011 tarihli Milliyet Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: