Felsefenin aşka dokunduğu yer


Alain Badiou'yü niçin seviyorum? Öncelikle hakikati sadakatle sevdiği için. Aşktan bahsettiği ve yine de herkesi sevecek kadar gözleri kör bir âşık olmadığı için. Devrim ve aşk arasında basit ve yüzeysel bir ilişki kurmak yerine onlara hak ettikleri biçimde karmaşık, bazen benzer ama çoğunlukla farklı şeyler olarak baktığı için. Ve ayrıca Kasım ayının son günlerinde aramızda olduğu, İstanbul’a, Boğaziçi Üniversitesi’ne geldiği, ayaklanmalardan, demokrasiden, felsefeden ve aşktan bahsettiği için. 

Son zamanlarda Avrupa felsefesinin en çok konuşan, konuşulan, yazan ve hakkında yazılar yazılan isimlerinden biri Badiou. Ama yine de insanların koşarak onu dinlemeye gitmelerinin arkasında tek bir neden bulmak kolay değil. Akla gelen açıklamalardan biri Badiou’nün aşka; ikincisi ise komünizme yönelik övgüleri. Ne de olsa Badiou aşk ve devrim konusunda “angaje” bir düşünür. Slavoj Zizek onun “aramızda gezinen bir Platon”dan farksız olduğunu söylemişti bir defasında. Gerçekten de en çok ilgisini çeken konular, matematik, hakikat, teklik gibi felsefi sorunlar... Ve böyle biri komünizmden veya aşktan bahsettiğinde, onu dinlemeden edemiyoruz. 

"Film Socialisme"in çekildiği Costa Concordia gemisi

Ben Badiou’yü en son bir filmde izlemiştim (kaç tane filozof hakkında böyle bir cümle kurabilirsiniz?). Lüks bir yolcu gemisi, karanlık denizlerde ilerliyordu. Geminin yolcuları yollarını kaybetmiş gibiydi; bu yolculardan bir tanesi de şarkıcı ve şair Patti Smith’di. Jean-Luc Godard’ın son filmi Film Socialisme’de çökmekte olan batı medeniyetinin gemisine binmiş bir grup Avrupalı ve Amerikalı bilinmeze doğru ilerlerken, geminin başka bir bölümünde, boş bir balo salonunda Badiou tek başına dikiliyordu. Leibniz ve geometri üzerine bir konuşma yapıyordu ama kimse dinlemiyordu onu. Godard gerçekten de filmin çekildiği gemiye Badiou’nün yapacağı konuşmayı duyuran ilanlar asmıştı ama tek bir kişi bile gelip onu dinlememişti. 

Badiou’nün Boğaziçi Üniversitesi’nde yaptığı konuşma ise tıklım tıklım doluydu. Bazı seyirciler geçenlerde yayımlanan Aşka Övgü kitabını okuyup gelmişlerdi muhtemelen. Felsefesinin önemli bir bölümünü “hakikate matematikle ulaşmak, hakikati çıkarsamak” üzerine kuran filozofun varlık, görüngü, çıkarım, sayılar, sonsuzluk, çokluk, bölünme, permütasyon kavramları üzerine kuramsal yazılarının ötesindeki farklı bir yüzünü ortaya çıkaran bir kitaptı bu. 

1937 yılında Fransız sömürgesi Fas’ın başkenti Rabat’da doğmuş Badiou. 1960‘lardan itibaren yazdığı romanlarını, tiyatro oyunlarını, edebi ve felsefi çalışmalarını birlikte düşününce, onun bir zamanlar Milan Kundera’da bulduğumuz tür bir “aşkla düşünen filozof” olduğunu düşünmeden edemiyorum. Örneğin Mao’nun Kırmızı Kitabı’yla aynı boyutlarda basılan (ve henüz Türkçeye çevrilmeyen) ufak, kıpkırmızı Komünist Hipotez’de siyasetten bahseden kuramsal bölümlerle yıllar önce yazdığı bir tiyatro oyunundan yaptığı alıntılar içiçe giriyor. Matematik ve aşk arasında kurduğu ilişkilerde de tekrarlanan mutlak bir bakış bu. Aşka Övgü kitabındaysa aşk, öncelikle rastlantısallıkla ilgili bir şey ve hayatta rastlantısallığın önemini vurgulayan bir metin okumak, muhtemelen okuduğu kitabı tesadüfen bulmuş okuyucuyu da hemen etkisi altına alıyor. 

Bu yüzden de Aşka Övgü’de söze Fransa’da “sıfır riskli aşk” ilişkileri vaat eden Facebook türevi bir arkadaşlık sitesinden giren Badiou, adım adım bize aşkın deneysel ve tesadüfi yanını anlattıkça ona kulak kesiliyoruz. Bir kere, aralarında temel bir “fark” olan iki “farklı” kişinin yan yana gelişinden, yüzleşmelerinden ve bir deneyim yaşamalarından bahsediyor Badiou. Aşkın başlıca heyecan kaynağı da bu zaten. İnsan âşık olduğu kişiyle birlikte “aşkın Özne’si”ne katılıyor, iki kişiden oluşan bu tekil özne dünyaya yalnızca tek bir kişinin bakışına hitap eden bir şey olarak bakmamayı öğreniyor. İki farklı insanın “farklılık prizması” aracılığıyla dünya yeniden kurulacak, yeniden doğacak bir şeye dönüşüyor: “Aşk her zaman dünyanın doğuşuna tanık olma olasılığıdır.” 

Aşk böylece görünüşte anlamsız olan ama “mikroskobik yaşamda temel önem taşıyan” bir olayın, iki kişinin karşılaşıp yanyana gelişinin önemini bize gösteriyor ve bu haliyle de evrensel bir değer taşıyor. Badiou, aşkımızı ilan ederken bir şaire dönüştüğümüzü de söylüyor: bu anlarda hayatımızda sonsuz etkileri olabilecek sözler söylemenin eşiğine geliyoruz. “En basit sözcükler neredeyse katlanılmaz bir yoğunluk kazanırlar. Aşkı ilan etmek olay-karşılaşmadan bir gerçekliğin kurulması işine başlanmasına geçilmesi demektir.” 

Bunları söylerken Badiou aşk ve devrim arasında bir ilişki kurmuyor. Ancak aşkla girişilen bir hareketin kurumsallaşmasından bahsettiğinde, hayatı boyunca tutkulu bir destekçisi olduğu komünizmin trajik seyrini düşünmeden de edemiyor insan. Badiou aşk söz konusu olduğunda aşkı yönetmek için ailenin, siyaset söz konusu olduğunda ise siyasi taşkınlığı engellemek için devletin ortaya çıktığını söylüyor. Ve sonra da lafı 20. yüzyılda komünist partilerdeki lider kültüne, zorla âşık olmamız istenen siyasi liderlere getiriyor. “‘Kişiye tapma’ deyişi aşkınlığın toplu olarak siyasal bir figüre aktarımını oldukça iyi yansıtıyor. Ozanlar da bu işe el atmışlar, Eluard’ın Stalin’e yazdığı ezgilere bakın ya da Aragon’un Maurice Thorez’e hastalığından sonra Fransa’ya dönüşü üzerine yazdığı şiirlere...” 

Yüzyıl, Başka Bir Estetik, Sonsuz Düşünce, Etik, Felsefe için Manifesto kitapları Türkçeye çevrilen Badiou’nün burada kendine daha çok okur bulacağına şüphe yok. Türkiye, Mısır ve bölgedeki yeni demokrasi hareketlerini “Hıristiyan beyaz Avrupa’ya iyi bir alternatif” olarak tarif ediyordu İstanbul’dayken; 2011 ayaklanmalarını Batı’nın oyunu olarak gören ulusalcı solcularla alakası olmadığını da beyan etmiş oluyordu böylece. Zaten aşkı insanlar arasındaki farklılıkları savunmanın bir biçimi olarak benimseyen, “aşkı aykırılığı ve yasaya uymazlığıyla savunmanın bir görev” olduğunu söyleyen Badiou’nun şu sözlerini okuyunca insan onun ortaklıklardan çok farklılıkların düşünürü olduğuna bir kez daha emin oluyor: “Aşk fark demektir; gericilik kimliklerimizdeki farklılıkları birer kuşku ve düşmanlık nedenine çevirirken, aşk bunları birer serüvenin başlangıcına dönüştürür.” Şimdi söyleyin lütfen, insan böyle şeyler söyleyen birini sevmeden edebilir mi?

16 Aralık 2011 tarihli Sabah Kitap'ta yayımlanan yazı.

5 comments:

Anonymous said...

s

Anonymous said...

Metinde geçen "plato" "Platon" mu olacak ?

AUTHOR! AUTHOR! said...

Evet, teşekkürler! İngilizcesini yazmışım, şimdi düzeltiyorum.

M. Onur Doğan said...

Komünist Hipotez bu ay yayımlandı...

AUTHOR! AUTHOR! said...

Merhaba Onur, güzel bir haber bu!