“Tüm kayıplar telafi edilir ve sona erer acılar”*


Londra’da Tate Modern’dan St Paul Katedrali’ne uzanan bir köprü vardır: Altından Thames nehrinin sessizce aktığı Millenium Köprüsü, bundan 11 sene önce ilk defa halkın kullanımına açıldığında ve insanlar üzerinde yürümeye başladıklarında, hiç kimsenin ummadığı bir biçimde bir sola bir sağa doğru sallanmaya başlamıştı. Londralılar bu yüzden Millenium Köprüsü’ne Sallanan Köprü adını vermişlerdi, Julian Barnes’ın yeni romanındaki kritik bir buluşma sonradan mühendisler tasarımını değiştirince artık sallanmayan bu köprüde gerçekleşiyor.

Gerçekten de daha uygun bir yer olamazdı. Çünkü Barnes’ın altmışlı yaşlarının başında, emekli bir adamın hatırlamanın doğası üzerine düşünüşü hakkındaki yeni romanında geçmiş, sallanan bir köprüye benziyor. Üzerinde hep birlikte yürüyoruz ve bizi artık taşıyamayacağından korkuyoruz. Bir sola bir sağa gidiyor ve her an çökebileceğini hissediyoruz. Ama kimimiz katedrale kimimiz çağdaş sanat müzesine ve sonuçta her birimiz farklı yerlere gitsek de, köprüye güvenmekten başka bir çaremiz yok.

“The Sense of an Ending”in anlatıcısı Tony de gözlerimizin önünde, nasıl yapılacağını düşe kalka öğrenerek köprüde ilerliyor. Öncelikle geçmişine, ortaokul yıllarına götürüyor bizi: öykü Barnes’ın sessizce yaptığı tipik bir Flaubert referansıyla, Madame Bovary’deki gibi “sınıfa yeni bir çocuğun gelişi”yle açılıyor. Yine Bovary’deki gibi kitabın anlatıcısı, sınıfa gelen yeni öğrenciye dışarıdan bakan biri. Flaubert’in çekingen ve sönük Charles Bovary’sinin aksine, Barnes’ın yeni öğrencisi Adrian Finn daha ilk andan itibaren parlak bir zekaya sahip olduğunu gösteriyor. Kendi aralarında Otomatik Portakal’dakine benzer ufak bir çete kuran anlatıcı Tony, Colin ve Alex bu çocukla kısa sürede arkadaş oluyorlar. Birbirlerine ancak kendilerinin çözebildiği bir üslupla mektuplar yazarak ve herkesle dalga geçerek bir birlik duygusu yaşayan üçlü ne kadar makara yapmaya meyilliyse, Adrian da bir o kadar ciddi biri. Ama ciddiyeti benzersiz zekasından kaynaklanıyor, zeka eksikliğinden değil. Özellikle tarih derslerinde Joe Hunt adlı hocalarına verdikleri yanıtlardan anlıyoruz ki “bizimkiler” daha çok Camus’den ve varoluşçuluktan hoşlanan isyankâr tipler. Adrian ise Wittgenstein ve dilin ve bilginin doğası üzerine düşünen farklı biri. 


Yıllar geçiyor. Adrian Cambridge’e gidiyor. Böylelerini bilirsiniz, dünya onlar için yaratılmıştır. Cambridge’den mezun olduktan sonra Whitehall’daki siyaset dünyasında, Foreign Office’in memuriyetlerinden birinde kendilerine benzersiz bir yol çizerler. “Ülkenin kaderini belirleyen ahlaki seçimler” onlara aittir, ayrıcalıklı eğitimlerinin bedelini ödemek zorunda hissederler kendilerini. İngiltere sahip oldukları her şeyi vermiştir onlara ve şimdi sahip oldukları her şeyi İngiltere onlardan alacaktır. 

Ve alıyor da. Thomas Mann’ın Doktor Faustus’unun kendisiyle aynı isme sahip besteci kahramanı Leverkühn gibi Adrian Finn de, bir dilbilimcinin sözleriyle söylersek, kendi üzerine “kapaklanıyor”. Böyle durumlarda yürümeye devam edemezsiniz. Kendi kendinizin ayak bağı olmuşsunuzdur, bacaklarınız birbirine dolanır, nasıl yürüyeceğini düşünmeye başladığında yürüyemez olan kırkayaktan farksızsınızdır. Dua edin de düştüğünüzde sizi tutacak bir ağ veya bir insan olsun. 

Tony de benzer bir düşüş yaşıyor. Veronica adlı bir kızla çıkmaya başlıyor, bir sahnede Stefan Zweig okuru olduğunu gördüğümüz kız Tony’nin zevklerini küçümsemekle birlikte onunla takılmaktan geri durmuyor, anne babasıyla tanıştırmak üzere Tony’i evlerine davet ediyor. Burada Tony’nin bölük pörçük hatıraları arasında bir tavanın üzerinde pişmeye başlayan bir yumurta görüyoruz. Sonra tek başına bir odada kalan Tony’yi uyumadan önce dudağından öpen ve “ahlaksız rüyalar gör şimdi” diyen Veronica’yı. Bir sonraki cümlede, üst kattaki odasının banyosunda mastürbasyon yapan anlatıcının spermleri, su boruları aracılığıyla evin duvarlarında dolaşmaya başlıyor. Gerçekten unutulmaz bir görüntü. 

Ayrılıyorlar ve günlerden bir gün Adrian’dan bir mektup geliyor: Verinoca ile birlikte olabilir miyiz, mektup böyle diyor. Sınıfın parlak çocuğu her şeyimizi alıyor elimizden, önce hayattaki bütün ayrıcalıkları ve şimdi de eski kız arkadaşımızı. Zaten onları tanıştıran da Tony olmuştu ve ilk buluşmada birbirlerinin içine düşmelerine ramak kalmıştı. 

Bir ölüm haberi geliyor, hayatlarının eskisi gibi olamayacağını görüyorlar. Tony, başka bir kadınla, Margaret ile evleniyor. Birkaç paragraf içinde bir kızı olduğunu öğreniyoruz. 1960’lı yıllar geçiyor. Gençliğin sona erişi, orta yaş ve orta yaşın sonları. Tony bugünlere geliyor. E-posta ve Google Earth’ün çağına. Veronica’nın aile evini bulmaya çalışıyor ve eski dostlarıyla yazışmaya başlıyor. Sallanan köprüde buluşmalarının ardından, Tony ölen karakterin günlüğünün ve onun hatıralarının peşinden bir yolculuğa çıkıyor. 

Tony her zaman acı çekmekten kaçınmış, hayatının normal olması için gerekli tavizleri daha en baştan vermiş, İngiliz sıradanlığının benzersiz bir örneği. Hatırlamak, bu yüzden özellikle acı verici oluyor. “Yalnızca sağlamcı davranırken olgun davrandığımızı düşünüyorduk. Sorumluluk sahibi olduğumuzu hayal ederken korkakça davranıyorduk sadece. Gerçekçilik dediğimiz, şeylerle yüzleşmektense onlardan kaçınmanın bir yoluymuş meğer.” 

Julian Barnes yüksek sesle okunması gereken veciz bir roman yazmış. Sıfatları telaffuz etmek istiyor, cümlelerde çok narin kıvrımlar oluşturan virgüllere hakkını vermek için onların yüksek sesle okunurken yarattıkları duraksamaları duymanız gerektiğini anlıyorsunuz. 150 sayfalık bu uzun öykünün en büyük başarısı, puslu hatıraları arasında kaybolmuş anlatıcısının sendeleyerek ilerlediği köprüyü bize göz yaşartıcı bir kesinlikle gösterebilmesi. Heyhat, karşı tarafta yalnızca yaşlılık, ölüm ve unutuş var. Kayıplar telafi edilmiyor, sona ermiyor acılar. 

*Shakespeare’in Hatırlayış konulu 29. sonesinin son dizesi

12 Kasım 2011 tarihli Milliyet Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: