Aç kal, budala kal, solda kal


Michael Hardt düşünceli, dikkatle tartılmış, alimane cümlelerle ağır ağır konuşuyor. Kendisinin dünyayı sarsan küreselleşme karşıtı hareketin fikir babalarından olduğuna inanmak, bu yüzden ilk başta hiç kolay değil. Geçen hafta geldiği İstanbul’da tanıştığı Türkiyeli düşünürler, siyasetçiler, profesörler, gazeteciler de şaşırmış olsa gerek. Sol çevrelere aşinaysanız anlamını bileceğiniz “fazla entellektüel” tiplerden biri; yakışıklılığı, zarafeti ve fikir yürütme biçiminin inceliğiyle, ilk başta herhangi bir siyasi hareketin lideri olamazmış gibi duruyor. Ama önemli bir bölümünü İtalyan düşünür Antonio Negri ile birlikte yazdığı kitaplarını okuduğunuzda zaten meselenin tam da burada olduğunu görüyorsunuz. Hardt için mesele lideri olmayan, hiyerarşik olmayan, erkek egemen, Stalinist ve maço olmayan, partisiz, öndersiz bir hareket yaratmak. Mesele “defne devrimini” feminist bir oyalanma, Arap baharını ve Suriye ayaklanmalarını birer oyun olarak görmeyen, sahici, aşkla hareket eden bir hareket yaratmak. Eğer illa gerekliyse, bu hareketin liderlerinden biri de o.

Televizyonda yaka paça New York’taki Zuccotti Park’tan çıkarılan Occupy Wall Street eylemcilerinin görüntüleri akarken, bundan on yıl önce Seattle’da, Genoa’da, Porto Alegre’de, Londra’da sokaklara dökülen yüz binlerce insanın nasıl medya tarafından görmezden gelindiğini anlatıyor. “New York’ta beş yüz bin kişiyle birlikte gösteri yapardık ve gazetelerde tek bir haber çıkmazdı. Şimdi ise çadırlarda kalan yüz kişi var ve her gün manşetteler.” Occupy hareketlerinin bütün dünyaya bir virüs gibi yayılmaya devam edeceğini, solu dönüştüreceğini ve çok daha fazla sayıda insan tarafından benimseneceğini söylüyor.

Ama toplumun enerjisinin meydanlara nasıl ortaya yayıldığını anlatan Hardt’a dair benim ilgimi daha çok çeken şeyler var. Örneğin ilkgençliğinde kendisini güneş enerjisi ve alternatif enerji kaynaklarının yaygınlaştırılmasına adadığı günleri merak ediyorum. “Naif bir gençtim, pratik şeyleri seviyordum,” diyor. “O günlerde enerji dünyası, yoksullar için uygun bir teknoloji yaratmak anlamına geliyordu, ayrıca enerji sistemini dönüştürebileceğimi düşünürdüm.” İnsan ırkının uzun süren bir intihar yaşadığı görüşünde: “Bana o günlerde enerjiyi kullanma biçimimizin toplum için yıkıcı etkilere sahip olduğu çok bariz geliyordu, ancak eskiden bu konuda hiçbir şey yapılmazdı. Ben buna insan ırkının intiharı derdim.” Gençliğindeki deneyimleri ona naif biri olduğunu öğretmiş. “Sırf ben bu şekilde olmasının mantıklı olduğunu düşündüğüm için bazı şeylerin değişeceğini sanırdım eskiden. Aldığım ders ise, bir değişimin mantıklı ve akla uygun olmasının onun gerçekleşmesi için yeterli olmadığıydı.”

Aralarında Gyorgy Lukacs, Jacques Derrida, Fredric Jameson’ın da olduğu pek çok “meslektaşı” düşünür gibi, edebiyat kuramı alanından gelip siyasi kuramdan bahseden biri Hardt. Negri’yle yazdıkları en ünlü kitapları İmparatorluk’taki şairane cümlelerin kaynağı da burada: ona okuduğum günden bu yana unutamadığım ‘Yoksullar’ başlıklı metnindeki cümleyi hatırlatıyorum. “Yalnızca yoksullar gerçek ve mevcut hayatı radikal bir biçimde, mahrumiyet ve acı içinde yaşarlar ve bu yüzden de varlığı yenileme gücü yalnızca yoksullara aittir.” Marksizmin yoksullar konusunda her zaman için sorunlu bir hareket olmuş olduğunu anlatıyor. “Egemen Marksist gelenekler, yoksulları hep kendilerine düşman olarak gördü. İşçi sınıfının düşmanı olan cahil, lümpen proleterlerdi yoksullar... Güvenilmez, toplumsal açıdan erdemden yoksun kişilerdi. Bense yoksulluğun siyasete, insanın özerkliğine, en derin felsefi sorulara bir meydan okuma oluşturduğu kanaatindeyim.”

Aç kal, budala kal yani, öyle mi? Steve Jobs’un ölümünden sonra herkesin seyredip birbirine anlattığı ünlü Stanford konuşmasını hatırlatıyorum, yoksulluk ve bilgelik arasındaki ilişkinin bir yöneticiden gelmesi ilginç değil mi diye sorarak. “Soldaki fikirlerimizin egemen söylem tarafından kullanılışının tarihi çok eskilere gider. Ben bunun her zaman kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Mesela John Maynard Keynes, Marx’tan bir şeyler öğrendi ve bunu kendi çerçevesine uyacak biçimde yorumladı. Bu yüzden fikirlerimizin başkaları tarafından uyarlanması beni endişelendirmiyor.” Ardından yoksulluğu örgütlemek hakkında konuşmaya başlıyor. Hıristiyanlık ve İslam’ın yoksulluğu örgütlemek, yoksulluğun partisi olmak konusunda çok başarılı olduklarını söylüyor.

Katolik olan ebeveynleri onu çocukluğunda kiliseye götürürlermiş. “Dokuz yaşımdayken, ileride rahip olacağımı söylemiştim.” Ona kendisinin zaten küreselleşme karşıtı hareketin rahibi olarak görüldüğünü söylediğimde işi şakaya vuruyor. “Bir rahibeye aşık olmuştum, aslında her şey böyle başladı. Rahiplerle rahibelerin birlikte yaşadıkları yönünde sonradan yanlış çıkan bir inanca sahiptim.” Sonra sesinin tonu bir kademe ciddileşiyor. “Bugün herhangi bir dini duygum yok ve dinin kendi başına özgürleştirici bir şey olduğunu savunuyor değilim. Ancak dini geleneklerle ilişki kurmamız gerektiğini söylüyorum. Korkarım ki soldakilerin çoğunun dine ve dini hareketlere karşı alerjisi var. Bence dinle hem pratik açıdan hem de düşünsel açıdan ilişki kurmak çok önemli; sol ile din bu yüzden güçlerini birleştirmeli. Yüzyıllardır siyasi savaşlar din alanında verildi. Bu bizim, isyan kültürümüzün mirasının bir parçasıdır. Dini hareketlerle bizim kültürümüzün boşanması bana o yüzden çok anlamsız geliyor. Dini bir çerçeve içinde hareket edenlerin özgürleşme hareketlerinden dışlanması da bu yüzden kesinlikle anlayamadığım bir şey.” Latin Amerika’da kurtuluş teolojisini, bu fikrin Hristiyan çerçevesiyle Marksist ve devrimci geleneklerin kesinlikle uyum içinde nasıl bölgeyi dönüştürdüğünü anlatıyor.

İstanbul’a İmparatorluk’la başlayan üçlemenin son kitabı olan Ortak Zenginlik’ten bahsetmek için gelmişti Hardt ve TÜYAP’ta Ayrıntı Yayınları’nın düzenlediği “aşk ve devrim” söyleşisinde Marcel Proust’tan bahsetmişti. Marcel, Yitik Zamanın İzinde’de aşkın bir çokluk ve ortaklıkla, bir dizi özelliğin başka bir dizi özellikle uyuşmasıyla açıklanabileceğini anlatıyordu Hardt’a göre; ben seni basit bir biçimde, sana sahip olmak için sevmem, senin yüzündeki çilleri ve arkadaşlarını ve okuduğun kitapları ve çıktığın yürüyüşleri sevdiğim için severim. Ve sen de beni tek bir özelliğim yüzünden değil, temsil ettiğim bir ‘çokluk’ ile seversin. Konuşmamız sırasında “Aşkta olduğu gibi siyasette de mülkiyet ve teklik yerine ortak zenginlik ve çokluktan yanayım,” diyor. “Özerklik de vurguladığım bir başka kavram. Bu kavram çok ilginç bir biçimde gelişmiş; biri ortaya atmış ve sonra yayılmış değil, toplu halde, bir çokluk halinde Latin Amerika’da geliştirilmiş. İtalyan geleneğinde ve şimdi Kürt hareketinde de özerklik üzerine düşünülüyor.” Ona sol içindeki tartışmaları, özellikle de demokrasinin devlet aracılığıyla mı yoksa devletin dışında mı gelişebilecek bir kavram olduğunu sorduğumda “Bunun tek taraflı bir yanıtı olamaz,” diyor. “Enerjilerimizi sürekli olarak devletten taleplerde bulunmaya mı yönelteceğiz yoksa devlet dışında özerk toplumsal biçimler yaratmaya mı? Bence ikisi de gerekli ve önemli. Hem devleti ele geçirmek hem ona meydan okumak, bunların ikisini birden yapmak gerekiyor.”

Öne çıkmayı ve haykırmayı sevmezmiş gibi görünen ama küreselleşme karşıtı harekette de bugünkü Occupy hareketlerinde olduğu gibi Negri ile ortaya attıkları fikirlerin tartışıldığının ve pratiğe döküldüğünün farkında olduğunu söyleyen Hardt, belli ki düşüncelerini de, bunların pratiğe dökülmesini de aşkla seven biri. “Amerikan gazeteleri sürekli olarak Arap dünyasındaki hareketlerin liderlerini tespit etmeye çalışıyor ve her gün başka bir isme işaret ediyorlar,” diyor ayrılmadan önce. “Anlayamadıkları şey, bu hareketlerin lidersiz, çokluğun sürüklediği hareketler olduğu. Buna alışmaları zaman alacak.”

27 Kasım 2011'de Sabah Pazar'da yayımlanan yazı.

No comments: