Görmenin siyaseti

Sunset on the River, J.M.W. Turner

‘Narcissus’un Zencisi’ne yazdığı ünlü önsözde Joseph Conrad, amacının “yazılı sözcüklerin gücüyle duymanızı sağlamak, hissetmenizi sağlamak... görmenizi sağlamak” olduğunu ve bunun tek başına her şey anlamına geldiğini söylemişti.
Bu onun niyetiydi öncelikle, görmemizi sağlamayı istiyordu ama bunu başarıp başaramadığından pek de emin değildi. 2012’de Karanlığın Yüreği’nin kitap halinde yayımlanışının yüzüncü yılını kutlamaya hazırlanırken, Conrad’ın görmemizi sağlamayı istediği şeyleri gerçekten de bize gösterip gösteremediğini biraz düşünelim. Romanın isimsiz anlatıcısı, Thames Nehri üzerinde bekleyen geminin güvertesinde beş kişilik bir grubun sessiz gözlemcisi olarak oturmuş, Londra’ya bakıyordur. Dünyanın en önemli şehrinin kıyısında oturan Yönetici/Kaptan, Muhasebeci, Avukat, Marlow ve Anlatıcı’yı ne kadar “net” görebiliriz?

Nabokov roman sanatının tarihini, görme duyumuzu gittikçe keskinleştiren mikroskopların evrimiyle karşılaştırmıştı; bu ilerlemeci roman anlayışında bir önceki döneme göre daha “keskin” bir bakış sunan bir roman, kendisinden daha keskin bakışı sunan bir başka roman gelene kadar elimizdekilerin en iyisiydi. Conrad’ın dünyası Nabokov’un ilerlemeci roman tarihinde kendisine bir yer bulamadı, çünkü E. M. Forster’ın da belirttiği üzere, Conrad’daki imgelerin merkezinde bir mücevher saklı değildi, imgenin özüne ulaştığınızda karşınıza yalnızca “buhar” çıkıyordu. Bu “buhar”, izlenimci bir romancı olarak görülen Conrad’ın imgelerinin keskinliğini bulandırıyordu ve biz sis yüzünden, tıpkı bir Turner tablosunda olduğu gibi, karşıdaki gemiyi pek de iyi seçemiyor, daha çok aradaki sisi, buharı veya anlatımın tuhaflığını görüyorduk. 

O zaman şu ayrıntılara ne diyeceğiz? Marlow’un Belçika’da gittiği Şirket bürosunun girişinde örgü ören kadınlardan birinin kucağında bir kedi vardı. Thames’deki güvertede, Avukat en çok saygı duyulan kişiydi ve altına sermesi için kendisine gemideki yegane yastık verilmişti. Muhasebeci, elindeki domino taşlarıyla bunlar kemik parçalarıymış gibi “mimari bir biçimde” oynuyordu. Ofis yöneticisinin odasındaki masa, çam ağacından yapılmıştı. Girişte kucağında bir kediyle bekleyen kadının bez terlikleri vardı (kadınlardan biri şişman, biri zayıftı) ve bu kadın ayaklarını bir ısıtıcının üzerine uzatmıştı. 

Marlow’un kafasını ölçmek isteyen Belçikalı doktor o gün tıraş olmamıştı. Bu tür “keskin” ayrıntılardan sonra, Conrad’ın üslubunun daha karakteristik bir örneği: Marlow bir savaş gemisinin “bir kıtaya ateş ettiğini” görmüştü (burada patlamanın gerçekleştiği yerin ayrıntılarını görmek şöyle dursun, saldırının bütün bir kıtaya yapıldığını ima etmeyi isteyen cümlenin bunu bizzat kendisi yaparak yarattığı mantıksal sıçramaya şaşırırız). Marlow’un tek başına gezip bir ağacın altına girdiği bir bölümde, çevresindeki manzara “Cehennem’in dairelerinden biri” gibidir. Çevrede karanlık şekiller vardır, bunlar yerde yatıyor, ağaçların arasında oturuyor, kendi gövdelerini ağaçların gövdelerine yaslıyorlardır. Conrad’ı “lanet olasıca bir ırkçı” olmakla suçlayan ve Karanlığın Yüreği’nin okul müfredatlarından çıkarılmasını talep eden Chinua Achebe haklı mıdır? Yerlilerin görüntüleri Conrad’ın “buhar”ı aracılığıyla arkaplandaki ormana karışır. Ancak onların Avrupalı özenin görme nesnelerine dönüşmesi, yine de yerlileri görünmez kılmaz. Daha büyük fırça darbeleriyle çizilmiş, daha dolgun, çarpıcı ama ayrıntıdan uzak parçalara dönüşürler: onları görürüz ama ancak birer siyah leke olarak. 

Peki burada Conrad’ın görmemizi sağladığı şey nedir? Marlow’un köleleştirilmiş yerlilere sunabildiği yegane dayanışma işareti, İsveçli kaptandan aldığı bisküvi parçasını onlardan biriyle paylaşmasıdır. Kendisine bir özel isim bahşedilmemiş bu yerlinin adını da, şeklini de bütünüyle göremeyiz; “siyah kemikleri”nden bahsedilir, göz kapaklarını görürüz, genç bir adamdır, “neredeyse bir oğlan çocuğu” der Marlow (“ama bilirsiniz, onlar söz konusu olduğunda anlamak zordur”). Ona kaç tane bisküvi verir? Cebindeki bisküvilerden bir tanesini. Yerlinin parmakları bisküvinin üzerinde yavaşça kapanır. Sonra, aniden beliren bir imge: yerli, boynunun çevresine bir parça “beyaz yün kumaş” bağlamıştır. Neden? “Nereden almıştı bunu?” Bu bir işaret midir, bir süs müdür yoksa bir tılsım mıdır? “Denizlerin ötesinden gelen” bu beyaz kumaş parçası, “siyah boynunun çevresinde ürkütücü görünüyordu.” 

Conrad’ın burada bizden görmemizi istediği şey tam olarak nedir? Siyah boynun çevresine geçirilmiş beyaz kumaş, Conrad’ın muğlaklıkla keskinlik arasında özel bir üçüncü yerde duran bakış açısının en iyi örneği değil mi? O kumaş parçasını görebiliyorsak teslim edelim, burada modernist romancıların en Platoncularından biri olan Conrad’ın bize yaşattığı deneyim benzersizdir: tam olarak göremediğimiz bir şeyi hissederek ve duyarak, önümüzdeki imgenin ötesindeki başka bir şeyi “görmek”.

Sabit Fikir'de yayımlanan Görmenin siyaseti başlıklı yazı.

No comments: