1Q84: Murakami usulü bir 1984


Haruki Murakami’nin yeni kitabı 1Q84 neye benziyor? Adındaki bir rakamı değiştirerek gönderme yaptığı George Orwell’in 1984‘üne mi? Yoksa Murakami’nin en ünlü kitabında adı geçen Kafka’nın romanlarına mı? Hayır, 1Q84 bunlardan çok Amerikan edebiyatının en çok okunan yazarlarından Stephen King’in kitaplarını akla getiriyor. Benzer biçimde popüler kültürden beslenen, insana merak duygusuyla sayfaları çevirten, aklınızda hemen ‘film uyarlaması’nı görebildiğiniz romanlardan biri bu.
İlk paragrafıyla ilginizi çekiyor, bin sayfalık kitabı bitirmeden rahat edemiyorsunuz.

Üç kitaptan oluşan dizi, Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de bu ay tek bir cilt halinde yayımlanıyor. Kitapta “olaylar 1984 yılında geçiyor” ve ilk kitap Nisan-Haziran, ikincisi Temmuz-Eylül ve son kitap da Ekim-Aralık dönemini kapsıyor. Aşağıda özetleyeceğimiz öyküyü ilk iki kitapta baş karakterler Tengo ve Aomame’nin, son kitapta ise onların yanında Ushikawa isimli karakterin perspektifinden okuyoruz. 

Her şey trafikte kalmış bir taksinin içinde bekleyen, mini etek giymiş, narin bir kadın olan Aomame’nin radyoda Janacek’in Sinfonietta adlı bestesini duymasıyla başlıyor. İmparatorluklar döneminin sanatçısı Janacek’in ölümünden iki yıl önce, 1926’da bestelediği bu notaları dinlerken Aomame yüzyıl başındaki Çekoslovakya’yı, Franz Kafka’yı, imparatorluğun yıkılışını ve Hitler’i düşünüyor ve aniden hatıraları onu Japonya’ya, imparator Taisho’nun ölümünden sonra ülkede yükselmeye başlayan milliyetçilik dalgasına ve faşizme taşıyor. Tıpkı Kazuo Ishiguro gibi Murakami de ülkesinin milliyetçi geçmişini kurcalamayı önemseyen bir yazar. 

Spordan ve tarihten hoşlanan kahramanımız pek roman okumadığını itiraf ediyor. Biz çocukluğuna dair bilgi edinirken kendisi dinlediği müziğin bir taksinin ses sisteminden yükselemeyecek denli yüksek kaliteli olduğunu fark ediyor. Şoför trafik yüzünden müşterisini gitmek istediği yere zamanında yetiştiremeyeceğini söylediğinde, Aomame otoyolda ilerleyen arabadan nasıl ineceğini düşünmeye koyuluyor. Şoförün yönlendirmesiyle bir acil durum noktasında duruyorlar, buradaki bir acil çıkış merdiveninden aşağıya indikten sonra bir tren istasyonuna, oradan da asıl hedefi olan otele gidiyor. 

Aeomame’nin bir kiralık katil olduğunu daha sonra öğreniyoruz; otelde öldüreceği adamın odasına doğru ilerlerken biz de Aomame’nin geçmişinde dolaşmaya başlıyoruz. 1954 yılında doğmuş, demek ki henüz 30 yaşında. On yedi yaşındayken okuldan arkadaşı Tamaki’yle yaşadıkları lezbiyen ilişkiyi anımsıyor ve kısa boylu, büyük göğüslü Tamaki ile uzun boylu, sportif Aomame’nin sevişmelerini Murakami oldukça duyumsal bir dille tarif ediyor. 426 numaralı odaya doğru bir otel görevlisi kılığında ilerlerkenki hali, suikastçi filmlerini akla getiriyor. 

Ardından başka bir dünyaya, Tengo’nun hayatına geçiş yapıyoruz. Henüz bir buçuk yaşındayken annesini başka bir erkekle sevişirken izlemiş Tengo; adamın annesinin göğüslerini öptüğü anı her hatırladığında ter içinde kalıyor, bir tür panik atak geçiriyor. Tengo’nun genç bir yazar olduğunu, öyküler yazdığını, henüz başarıya ulaşamasa da ülkenin büyük yazarlarından biri olmayı hedeflediğini öğreniyoruz. Bir okulda matematik dersleri veriyor. İnsanların görmezden geldiği, kimsenin farkında olmadığı mutsuz ve içine kapalı bir karakter. Sürekli olarak başkalarının kitaplarını okuyor, göz attığı binlerce kötü roman sayesinde iyi romanın nasıl yazılacağını öğrenmeyi umuyor. Tokyo’da bir tren istasyonunun yanındaki bir kafede, editör Komatsu’yla sohbet ediyorlar. Ülkenin yayıncılık alanındaki en seçkin ismi Komatsu, Tengo’ya bir iş teklifi yapıyor: Fuka-Eri adlı liseli bir kızın yazdığı ve bir edebiyat ödülünün jürisine gönderdiği kısa roman, umut vadetse de bu haliyle mükemmellikten uzak. Komatsu, Fuka-Eri’nin bir kitap daha yazamayacağını, tek kitaplık yazarlardan olduğunu, üslubunun hiçbir zaman gelişemeyeceğini ve bu ‘genç deha’yı üne kavuşturmak için güç birliği yapıp kızın kitabını yeniden yazmaları gerektiğini söylüyor. Bu iş ise Tengo’ya düşüyor. Macera ilerledikçe Tengo Fuka-Eri’yle tanışıyor, onun disleksik olduğunu öğreniyor. O zaman bu kitabı kim yazmış olabilir? Tengo, genç kızın peşinden giderek onun koruyucusu adamla tanışıyor ve Fuka-Eri’nin ailesinin yaşadığı bir komünün gizemini aralamaya koyuluyor. Kimilerinin Orwell’in distopyasına benzettiği Takashima, kimilerine göre ise gerçekten yaşanılası bir ütopya. Böylece bir yandan Aomame’nin suikast görevlerini ve paralel evrenlerde yaşadıklarını, bir yandan da Tengo’nun Fuka-Eri ve Takashima’ya dair keşiflerini okuyoruz. 

Japonya’da yayımlandığı 2009 yılında bir milyon kopya satan kitap, ekim sonundan itibaren İngilizcede ve daha sonra pek çok dilde yayımlandığında Murakami 2000’lerde en popüler yazarlarından biri olduğu Amerika, İngiltere ve diğer pek çok ülkedeki okurlarını yeniden fethedecekmiş gibi görünüyor. Murakami’nin beş yılda yazdığı kitaba dair ilginç bir hikâye, yayımlanmasından önce konusuna dair herhangi bir ayrıntının bilinmeyişi. Murakami ve yayıncısı kitabın içeriğini bütünüyle gizli tutmak konusunda anlaşmışlar ve yapıtın reklamını hiç yapmamaları, okurların merakını daha da çoğaltmış. 

Japoncada Q harfinin okunuşuyla dokuz sayısının okunuşu aynı olduğundan 1Q84’ün Orwell’in 1984‘üne yaptığı gönderme, kitapla ilgili pek çok sohbetin odak noktasındaydı. Murakami ne demek istiyordu, günümüzde yeni bir kontrol toplumu tehlikesini mi haber veriyordu? Japan Times’da çıkan bir yazıda Terry Gilliam’ın Brazil filminin ilk isminin “1984 buçuk” olduğu, Anthony Burgess’in ise “1985” isimli kitabıyla Orwell’e saygı duruşu yaptığı hatırlatılırken Murakami’nin dünyasında Prenses Diana’nın hayatta olduğu, İran-Irak savaşının sürdüğü, Michael Jackson’ın hit şarkılarının dinlenmeye devam edildiği hatırlatılıyor. 1984 bir dönemin disütopyalarına konu olan “meşum” bir tarihken, günümüzde popüler kültürün sürekli yeniden geri döndüğü ve müziklerini, filmlerini, kültürünü yeniden keşfettiği bir nostalji nesnesine dönüşmüş durumda. 

Murakami’yle King’in yolları da zaten burada kesişiyor. Kubbe gibi iddialı romanlarında popüler kültürle yüksek kültür arasında ayrım yapmadan her tür bilgi çeşidini ve edebi üslubu kitabına yerleştiren Stephen King gibi Haruki Murakami de fazlasıyla ‘maksimalist’ bir kitap yazmış. Kafka’nın tam tersi diye düşünebilirsiniz. Hatta Murakami’nin neden Japon edebiyatının en seçkin yazarları arasında görüldüğüne şaşırabilirsiniz. Ama Tengo, Fuka-Eri ve Aomame’nin maceralarını okurken insan 1000 sayfalık bir kitabı okutmanın kendisinin bile başlı başına bir başarı olduğunu düşünmeden edemiyor. 

13 Ekim 2011 tarihli Milliyet Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: