Ishiguro’nun gece müzikleri


Kazuo Ishiguro’yu anlattığı karakterlerin üzerinden dünyaya bakan bir “Tanrı yazar” olarak düşünmekte zorlanırız. Onun sanatçılığı bütünüyle kısıtlı ve çoğunlukla da takıntılı bakış açılarını incelikle işlemek üzerine kuruludur. Karakterler kendilerini anlatırken, kendileri hakkında yeni bir imge yaratmış olurlar. O imgeyle gerçeklik arasındaki uyumsuzluklar üzerine kafa yormak, Jane Austen’ın günümüzdeki en büyük mirasçılarından Ishiguro’nun romanlarını okumanın verdiği en büyük zevktir. Türkçeye Gece Müzikleri olarak da çevrilebilecek olan son kitabı Noktürnler’de (Nocturnes) farklı anlatıcıların oluşturduğu beş bakış açısı var: her biri, kontrollü bir edebi üslubun sürprizlerle dolu örnekleri.

Biz okurların karşısına geçmiş sakin sakin yaşadıklarını anlatıyorlar. Ortak noktaları, hepsinin birer müzisyen veya hayatı müzikle değişmiş insan olması. Bir gitarist, saksofoncu veya çellisti sahnede görmeye alışığızdır, onların kendi yaşamları, kariyerleri, hayranlıkları üzerine ayrıntılı biçimde konuşmalarını dinlemeye değil. Bu yüzden, Aşk Şarkıcısı (Crooner) adlı ilk öyküde Venedik’te baharın başladığı günlerde Polonyalı bir “kahve çalgıcısı”, çocukluğunda annesinin en sevdiği şarkıcı olan Tony Gardner’ı kendi çaldığı kahvede nasıl gördüğünü anlattığında ona hemen kulak kesiliriz. Bir kahve çalgıcısı neler düşünür? Ancak Ishiguro’nun asıl derdi, “bir kahve çalgıcısı nasıl düşünür?” sorusuna cevap bulmaktır. Düşüncelerinin yapısı, müzik gibi uzamsal mıdır; ritimleri, perdesi nasıldır ve bir nakarat kısmına sahip midir? Venedik’te başlayıp Venedik’te sona eren Noktürnler’in alt başlığı olan “Müzik ve Akşam Karanlığı’na Ait Beş Öykü”, kitaptaki öykülerin ikinci ortak noktası olan “akşam”ı bir zaman diliminden çok, hayatta içine girdiğimiz bir dönem olarak sunuyor.

Noktürn adlı öykü, bunun en iyi örneği. Fiziksel özellikleriniz endüstrinin istediği ölçülere uymuyorsa, artık yaşınızı başınızı aldıysanız, herkes sizden yalnızca bir “geri dönüş” bekliyorsa, o zaman bir müzisyen olarak bu karanlığın içinden nasıl çıkarsınız? Herkesin çirkin olduğunu söylediği saksofoncu karakterimiz, çareyi estetik ameliyatta, dış görünüşünü değiştirmekte buluyor. Nekahet döneminde kaldığı otelde ertesi gün bir ödül töreni düzenlenecek, burada bir zamanlar küçümsediği ve şimdi kendisinden çok daha büyük başarılara ulaşmış bir müzisyen ödül alacaktır. Hayatı boyunca hiç ödüllendirilmemiş olduğunu acıyla fark eden saksofoncuyu mutlu etmek isteyen arkadaşı, timsah şeklindeki ödül heykelciğini çalar; güvenlik görevlileri heykelciği ararken arkadaşı bu gümüş timsahı sofradaki bir hindinin içine gizler. 

Kitabın en komik öyküsü ise, ismini bir şarkıdan alan “Come Rain or Come Shine”. Hayatını İngilizce dersleri vererek kazanan anlatıcı, üniversiteden arkadaşı olan ve şimdi aralarında bir anlaşmazlık olduğunu anladığı bir çiftin Londra’daki evinde kalıyor. Karısını aldatan adam, evden ayrılmadan önce eski dostundan birkaç günlüğüne eşinin yanında kalıp onunla hoşça vakit geçirmesini rica ediyor. Ancak kadının kendisini gerçekten evde isteyip istemediğinden emin olamayan kahramanımız, ertesi gün yalnızken kadının günlüğünü karıştırıyor ve kendisiyle ilgili olumsuz düşüncelerle karşılaşıyor. Sinirleniyor, günlüğün bu sayfasını avucunun içinde buruşturuveriyor. Öykünün geri kalanı, anlatıcının günlüğü okuduğu gerçeğini gizlemeye çalışması üzerine. Eve komşunun köpeğinin girip günlüğü yediğini izlenimini yaratmaya çalışan öğretmen, her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. Ishiguro’nun yazdığı en komik şey olabilecek bu öykünün komik tonu, son öykü Çellistler’in daha kasvetli havasıyla dengeleniyor. Muğlak bir biçimde, sisler içinde sona eren öyküler, daha önce yazdığı altı romandan aşina olduğumuz kesinliklerden uzak, ürpertici dünya imgesini yeniden yaratırken, bunu her zamanki gibi büyük bir okuma zevki vadederek yapıyorlar. Mutlaka benzetme yapmak gerekiyorsa, Ishiguro’nun öyküleri akla Chopin’in Noktürnleri’ni getiriyor.

15 Eylül 2011'de Milliyet Kitap'ta yayımlanan yazı.

No comments: