Demokrat baba, sosyalist oğul


Murat Belge, Demokrat Parti’nin önde gelen isimlerinden olan babası Burhan Asaf Belge’den, dayısı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan, ailesinden ve genel olarak özel yaşantısından bahsetmeyi çok sevmez aslında. Ama ondan İngiliz edebiyatı ve ideoloji üzerine ders dinlemeye alışmış öğrencileri ve yazılarının takipçisi olan okurları, Belge’nin çok renkli yaşantısını merak etmeden duramaz. 

Burhan Asaf Belge ve Zsa Zsa Gabor

Geçenlerde genç bir akademisyen olan Aytaç Yıldız’ın “Burhan Asaf Belge: Üç Dönem Bir Aydın” başlıklı doktora tezi İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Almanya yıllarından Kadro dergisi günlerine, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazizmi eleştirdiği radyo programcılığı döneminden Demokrat Parti günlerine, renkli bir Burhan Belge portresi bu. Murat Belge kitaba yazdığı önsözde “Babalarından nefret eden çocuklar vardır, biliyoruz,” diyor. “Freud’dan bu yana daha iyi haberdar olduğumuz gibi, bu tavır erkek çocuklar arasında daha yaygındır. Ben ayrıca anne-baba ayrı büyümüş ve annesine epey düşkün biriyim... Hiçbir zaman ‘babasından nefret eden erkek çocuk’ olmadım.” Ve büyük şair Ezra Pound’un “şiir alanındaki babası” Walt Whitman’a yazdığı, aralarındaki kavgalı ilişkiyi anlatan A Pact şiirini alıntılayarak (“Seninle bir anlaşma yapıyorum Walt Whitman, yeterince uzun süre nefret ettim senden (...) Tek bir özümüz ve kökümüz var / Artık aramızda bir ilişki olsun”) bitiriyor yazısını. Belge’yle buluştuk, babasıyla ilişkisini konuştuk.


Babanıza dair ilk hatıralarınız neler?
Çocukluğumdan çok fazla hatırlamıyorum babamı. Benim zaten anılarım İzmir’e gittiğimiz zamandan başlıyor. İzmir hatıralarımda annem var, en çok da büyükannem var. Babam çok soluk. Var yok belli değil. Demokrat İzmir gazetesine gittiğimi hatırlıyorum. Hatta sonradan gördüm, gazeteye bir fıkra koymuşlar benim için, “Küçük Murat” diye. Eve dönüp anneme gammazlamıştım. “Babam çalışmaya gidiyorum diyor ama orada bütün gün oturup konuşuyor odasında” demişim. Ama çok flu. Sonra da zaten ayrılmaya karar veriyorlar, biz İzmir’den İstanbul’a dönüyoruz. Annemle ayrılmalarından sonra babam fırsat buldukça beni aldırıyor, öyle öyle bir imaj oluşmaya başlıyor.

Nereye aldırıyor?
Evi Kurtuluş’taydı.

Haftada bir mi aldırıyor?
Hayır, çok daha seyrek... Bir iki ayda bir falan.

Siz daha çok anneci misiniz o günlerde?
Evet. Ama yaşım ilerledikçe babamla daha iyi anlaşır hale geldik. İyi anlaşır derken, birbirimizin ne dediğini en azından daha iyi izleyebilir bir hale geldik. O tabii gittikçe daha çok Demokrat Partili, ben ise değilim... Muhalefetteyim. Uzun boylu öyle Halk Partiliyim filan diyecek bir durumum yok ama genç bir insanın iktidara uzak durması söz konusu. O yüzden zaman zaman tartışmalarımız da oluyor.

Henüz Türkiye İşçi Partisi’ne girmiş değilsiniz bu dönemde, değil mi?
Hayır hayır. Ben TİP’e girdiğim yıl öldü zaten babam. Tabii ondan birkaç yıl öncesinden ben sosyalist olmuştum. Bunları konuşmuyorduk ama. O muhtemelen tahmin ediyordu fakat bu konulara girmiyorduk. Sonuçta öyle arızalı bir ilişki değildi bizimki. Arada gerginlikler olurdu. O aslında beni etrafa prezante etmekten de hoşlanırdı. Ben çünkü daha o zaman da epey bilgili ve ukala bir çocuktum!

Gel büyüklerine bilgini göster mi diyordu yani?
Evet, teşvik ederdi.

Kimlerdi bu büyükler?
Valla çevresi epey bir genişti. Ama o çevre içinde daha yakın eski arkadaşları vardı. Eski arkadaş deyince, Şevket Süreyya var tabii. Artık siyasi konularda hiç anlaşamadıkları halde birbirlerini görürlerdi devamlı. Görüşmeden edemezlerdi. Ama mesela Yılmaz Çetiner gibi dönemin genç, Demokrat Partili gazetecileri de vardı. Sürekli görüştüğü, böyle bir kuşağa mensup insanlar vardı. Babamın hiçbir zaman evde misafirsiz yemek yemesi filan mümkün değildi. Öğleyin olabilir belki ama akşam yemeklerinde imkansızdı bu. Mutlaka akşam birisi olacak yanında. O yüzden habire eve gelip gidenler olurdu. Geceleri çok geç yatar, sabahları çok geç kalkardı. Ben Ankara’da onun evinde kalırken sabah kapı çalar, açıp bakıyorum karşımda tanımadığım bir adam.

Kim mesela?
Mesela Necip Fazıl. Babam uyku sersemi, o kalkıp gelinceye kadar biz Necip Fazıl’la oturup konuşuyoruz falan... Babam kanalıyla çok fazla insan tanımış oldum. Mesela eve gidip gelen anlamında çok kişi yoktu. Mükerrem Sarol, Samet Ağaoğlu böyle Demokrat Parti’nin ileri gelenleri, bakanlar filan onlarla ancak dışarıda rastlaşırdık. Evin misafiri değillerdi yani. Daha genç kuşaktan insanlar eve gelir giderdi.

Necip Fazıl’dan başka edebiyatçı var mı hatırladığınız?
Daha sonra, ona şair demek zor ama, Munis Faik Ozansoy falan gelmişti. Demokrat Partili ve edebiyatçı... İkisi bir arada olmuyor zaten. İyi edebiyatçı çıkmazdı onlardan. Ama ne bileyim, gece kulübünde Nizamettin Nazif’e kapıda rastlardık, böyle şeyler olurdu.

Yanında sigara içebilir miydiniz?
Ben o sırada sigara içmiyordum. Ama başladıktan sonra böyle bir sorun yaşamadım. 18 yaşımda başladım sigaraya.

Kitapta babanızın gençliğinde Aydınlık gibi dergilerde, Nâzım Hikmet’lerin yanı başında yazdığı devrimci metinlerden bahsediliyor. Siz bu yazıları gençken bilir midiniz, sonra mı keşfettiniz?
Kadro dergisinin lafı hep edilirdi elbette, o dönemde Kadro’dan solculukla ilişkiliymiş gibi bahsedilirdi. O zaman ben de öyle bilirdim. Sonra kendim okuyup baktım, pek öyle solcu değilmiş. Daha önce Aydınlık dergisindeki yazıları Rasih Güran söylemişti bana. 1965 yılı olması lazım. O sıralarda kendisi bir merakla alıp karıştırmaya başlamıştı. “Senin babanın burada Vur Proleter Vur diye bir yazısı var” diye göstermişti. Öyle öğrenmiştim. Kendisi bahsetmemişti.


“Burhan Belge’nin Monopoly’si”
Bu devrimci yazıları size bir tutarsızlık olarak mı gelmişti peki?
Tutarsızlık, evet. Önceki izlenimim böyleydi. Madem oralardan başladın, burada ne işin var be adam diye bakıyordum. Öyle bir eleştirel bakışım vardı. Bu onun ölümünden sonra da bende devam etti aslında. Sonra yavaş yavaş, Türkiye’de siyaset nasıl bir şeydir falan diye bunları anladıkça, o bakışım da biraz yumuşadı. Biraz değil hatta, epey yumuşadı. Daha önce mesela bilip de yanyana getirmediğim şeyleri daha bir yanyana getirir oldum. Mesela Beyoğlu’nda giderken bir gün beni kolumdan yakaladı. Bunları biz yaptık diye vitrinlerdeki leğenleri gösterdi. O yaşta ben Türkiye’nin leğen tarihini falan incelemediğim için absürd geliyor. Ama ne demek istediğini anladım sonra. Bu ülkede imalat yoktu, şimdi var diyor. Sonuçta komünist dediğin adamların da, Demokrat Partililerin de bir kalkınmacı anlayışları vardı. Kendilerine komünist diyenler de bundan farklı bir şey düşünmüyorlardı aslında. Uzun boylu olarak insan ilişkilerinin şöyle olması filan gibi bir anlayışları yoktu, onlar da komünizmden leğen yapmayı anlıyorlardı. O zaman bakıyorsun insanlar cenah değiştirmiş gibi dursalar da aslında hep aynılar.

Onun gündelik yaşantısına dair izlenimlerinizi anlatır mısınız biraz?
İçten içe eğlendiren yanları vardı beni. Bir Monopoly hikayemiz vardı mesela. Bir ara bu oyuna merak salmıştı, çok keyif alıyordu Monopoly oynamaktan. Yemeğe de insanları çağırıyor, hep bir kalabalık var evde. Yemek bitiyor, “haydi Monopoly oynayalım!” diyor. Genellikle de kazanıyor. Karısı Marion kasa oluyor; merkez bankası rolünde olduğu için oyunu sağlama bağlıyor. Hani bir kareye gelirsin, oranın iki yeşil kartı sendedir, üçüncüsü bendedir, sen üçüncüyü benden almak istersin ya; ben de satmıyorum filan... Kural koydu babam, “satılacak!” diye. “Satarken de yirmi dolar alış fiyatının üstüne çıkılmayacak. Satmak zorundasın!” Uzun boylu kâr edemiyorsun böyle Monopoly oynayınca. Vedat Vefioğlu gibi evdeki Demokrat Partili gazeteciler de bunun üzerine “Burhan bey, bu kapitalizm oyunudur, yapmayın,” diye itiraz edecek olurlardı. “Yok, öyle tadı çıkmıyor!” derdi. Ne demekse bu? Bildiğimiz Kemalist devlet yani. Fazla kâr etmeyeceksin filan... Bunlar bana eğlenceli ve sevimli gelirdi. Adam Demokrat Partili olmuş, kapitalist kalkınma diye kıyamet çıkarıyor ama böyle sosyal devlet kafasında. Adı Monopoly olan bir oyunu sosyal devlete uyarlayan bir kafa...


“Atatürk’ü sevmem demişti”
Solcu faaliyetinden ötürü hapse girmesi söz konusuyken Mustafa Kemal onu Çankaya’ya çağırıyor ve o akşamki konuşmalarından sonra Burhan Belge’nin hayatı değişiyor. Bu onun hayatını belirleyen olay mıydı?
Kadro dergisini çıkarmak zaten bu demektir. Kadro’yu çıkardığın zaman bu anlaşmaya varılmış olduğu bellidir. Ama bir yandan da yine bunu yapmakla terk ettiği insanları düşünüyorum, onlar ne yapıyorlar? Babamın ölümünden sonra bunu Şevket Süreyya’ya sorduydum, onun da çok ömrü kalmamıştı. “Siz Kadro’da bir şey önerdiniz, Üçüncü Dünyacı, devlet her şeye el koysun, kamuya yararlı yatırıma dönüştürsün diye bir model önerdiniz. Peki TKP ne öneriyordu?” diye sordum. “Şunun için soruyorum. Çünkü bildiğim kadarıyla farklı bir şey önermiyorlardı. Ama bunu önerecekse, rejime yardımcı olmak için size proje getirdim demek mi etkili; yoksa ben Komünist Partisi’yim diye aynı projeyle gelmek mi...” O da “çok haklısın,” demişti.

Atatürk hakkındaki fikirlerini anlatır mıydı babanız?
Bir defasında Pendik’te insanlar bir araya gelmiş, hayal meyal hatırlıyorum. Daha genç insanlar vardı çevremizde. Birisi babama “Bugün Atatürk yaşasaydı,” yollu bir soru sordu. Babam da “Ben Atatürk’ü sevmem,” diye lafa girdi. İki hatırasını anlatmaya başladı. Bunların ikisini de karısına sarkıntılık olarak alabilirsin. İlk evlendiği Hayrünnisa hanım, ikincisi de elbette Zsa Zsa Gabor olmak üzere... Zsa Zsa’ya göre yatmışlar da, ama doğru değil, mümkün de değil o yıllarda. Ama o zamana dek bu kadar net biçimde “Ben Atatürk’ü sevmem” dediğini duymamıştım.

Burhan Belge’nin radyoda yaptığı konuşmalar çok etkili olmuş; İtalyan faşizmine daha yakın, Alman nazizmine mesafeli bir duruşu var. Peki şimdinin bir televizyon yıldızı gibi popüler miydi?
Popüler, tanınan biriydi. Peki aynı zamanda “sevilen” de biri miydi? Değildi. Çünkü o günlerde herkes Almancıydı. Dolayısıyla da herkesin hislerine tercüman olan biri değildi. Muhtemelen pek çok kişi de ona çok sinirleniyordu. Buna karşın o günlerde bilgiyle konuşan bir adam olarak herkes dinliyordu “o ne diyor?” diye. Bir referans, otorite konumu vardı konuşurken. Bu da İnönü’nün bir dengeleme çabasıydı. Herkesin Almancı olduğu bir ortamda Amerika’ya İngiltere’ye “öbür türlü insan da konuşturuyoruz, sadece Almancı değiliz” diye bir imkan sağlamış oluyordu. Bizimki de o imkanı bence oldukça iyi kullanıyor. Çok insanın aklında bir Burhan Belge imajı ve adı oradan kalmıştır.

Kendi politik-entelektüel faaliyetinizde Burhan Belge adı bir sıkıntı mı oldu, kapılar mı açtı?
İkisi de olmadı. Hep öyle öne çıkardığım bir şey de değildir şahsen. Benim babam odur filan diye öne çıkarmam. Can Yücel’in Hasan Âli’nin oğlu olduğu, Tektaş Ağaoğlu’nun Samet Ağaoğlu’nun oğlu olduğu nedense çok daha fazla bilinir. Benimki o kadar bilinmez. Yine gizlisi saklısı yok ama her an masanın üzerinde duran bir şey olmadı. Engel veya avantaj da olmadı doğrusu.


“Onun öldüğü yaşı bir yaşla geçtim”
İnsanın babasıyla ilişkisinde, acaba onun gibi mi duruyorum, sesim onunki gibi mi çıkıyor diye bir mücadelesi olur... Sizde oldu mu bu?
Fizyolojimizde benzerlikler vardır babamla. Annem “burnundan aşağısı babana benziyor” derdi. Hakikaten de benziyor herhalde. Ama benim oğlum da bana çok benziyor, özellikle de gençlik fotoğraflarında. Ama vücut dili, duruş gibi şeyleri ben tam bilemem... Ben geç doğmuş bir çocuğum, ben etrafta dolaşır hale geldiğimde babam orta yaşlı bir adamdı. O dönemlerde insan ömrü daha kısaydı zaten. O böyle göbeği olan filan bir adamdı. Ben hâlâ öyle olmadım. Şimdi ben onun öldüğü yaşı bir yaşla geçtim. Ama o benden çok daha yaşlı görünürdü. Saçı daha azdı. Kilosu daha fazlaydı. Davranışları daha hantallaşmıştı kiloyla birlikte. Ama tuhaftır, ben hiç böyle görmediğim halde, ona benziyor da olabilirim. Gençlik yıllarına benim gençlik yıllarım da benziyor olabilir. Çünkü insanlar genetik olarak filan babalarına benziyorlar. Yaşlandıkça bazen “Allah Allah ben babama amma benzemeye başladım” filan diye düşünceler geliyor. Yemek merakı gibi ortak şeyler olabiliyor. Ama onun içki merakı hemen hemen yoktu, bense içkiyi çok severim.

Gençliğinde, Almanya’dan döndüğü dönemde bocaladığı günlerde herkes akademik başarılarını anlatıyor. Babanızın siyasete atılmak yerine akademisyen olması daha iyi olurmuş sanki.
Yalnızca babamla ilgili değil, bir kuşakta görece daha yaygın gözlemleyebildiğim bir şeydir bu söylediğin. Bunlar oral (sözlü) insanlar. Written (yazılı) değiller. Mutlaka gençliğinde okumuştur bir sürü şey. Bildiğini söylediği şeyleri okumadan olmaz. Onları da Almanya’da öğrenciliğinde filan okumuştur. Sonuçta benim bildiğim yıllar, yani 1950‘lerden itibaren, 1953-4 gibi, annem de aynı şeyi söylerdi: Okumazdı.

Yalnızca gazete mi okurdu?
Gazete okur. Dergi okur. Ama kitap okumaz. Herkes hakkında iyi kötü bir fikri vardı. Ne bileyim, çocukluğumda Kipling’in Jungle Book’unu almışım. Okurken görüp, “Kipling aslında o hayvanlarla İngiliz imparatorluğunu anlatır” diye bir şeyler söylüyor ve bunlar doğru mesela. Ama o bitirmiş. Akademik olacak adam bitiremez, okumayla ilişkisini kesemez. Demek ki çok bir akademik yönü yoktu. Gerçi Türkiye’de olur. Devamlı konuşan bir adam, anlatıyor. Ders de verir. Kimse de yadırgamaz. Ama benim ölçülerime göre evrensel bir akademik formasyonu yoktu.

Almanya’daki son yıllarında daha mı rahat etmişti?
Türkiye’de iş bulamadı hapisten sonra. O da gene iki tarafı da olan bir meseledir. Adalet Partisi iktidarı devam ediyor. Ama AP’de eski Demokratları çok da fazla öne çıkarmama kaygısı var. AP’de birçok ikinci takım adam var, bunlar birinci takım. Eski Demokratların öne çıkması öbürlerin rengini solduracaktı. Ama buna karşılık babam iş ararken nasıl bir iş arıyordu? O bir iş yapmasın ama bayağı da yüksek bir para alsın. Böyle bir iş arıyor. Biraz tembel. Bir yandan da böyle bir şey talep etme hakkını kendinde görüyor. Mahkemelerden, hapislerden geçmiş. Bana da versinler böyle bir iş diyor. Ancak olmadı. Olmayınca da Almanya gündeme geldi. Orada radyoda nispeten kolay yapılacak bir iş buldu, gitti. Fakat oraya gitmekten de mutlu olmadı. Burada olmayı istiyordu.

Siz ziyaret ettiniz mi?
Ölümüne doğru gidebildim. Onun dışında ben gidemedim ama o bir sefer geldi Türkiye’ye. Bende de bir gece kaldı, ben o zaman evlenmiştim, ayrı eve çıkmıştım. Mektuplaşıyorduk. Gene gayriciddi gibi gelecek belki ama “Bugün güzel bir bonfile, yanında da bilmemne yedim” diye mektup yazmıştı bana. “Sonra aklıma ebegümeci geldi. Şu basit otcağız!” diye edebiyat da yapıyor. Ebegümeci özlemiş. “Bende de bilirsin, memleket hasreti kendini önce mutfakta hissettiriyor,” diye yazmış. Burada yaşamayı, bir sürü şeyi yanyana koyarak burada yaşamayı tercih ederdi.

Gönderdiniz mi ebegümeci?
Nerede! Ben o zamanlar ebegümecinin nereden bulunacağını bilmezdim ki.


“Mezarları nerede bilmem”
Ölümünde, yargılanmasının, hapis döneminin etkisi var mıydı?
Olabilir tabii. Kanser bağırsakta başlamış. Normal check-up’larda bulamamışlar. Fark edip ameliyat yaptıklarında zaten karaciğerde metastaz olmuştu ve çare kalmamıştı. Hep ülser derdi vardı babamın, bir takım ağrı sancı gibi şeyler ülsere yoruldu ve geç kalındı. Ama hapisten ötürü mü kanser oldu, bu spekülasyon olur. Olabilir de olmayabilir de. Ankara’da gömüldü, cenazesi orada.

Cenaze nasıldı?
Demirel filan da gelmişti, el sıkıştık. Başınız sağolsun dediler, birkaç bakan vardı. Nihat Kürşat vardı İzmir’den tanıdığım. Yıl 1967, demek ben asistan olalı bir yıl olmuş... Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu vardı cenazeden sonra evde toplanan bir sürü insan arasında. Fevzi Lütfi “Ben Bektaşiyim, bu iş böyle olmaz, çıkartın rakıları,” dedi. İyi oldu. Biraz içki içildi, konuşuldu, insanlar gitti. Ben de akşam Mehmet Kemal’in Kalem diye meyhanesi vardı, oraya gittim. Orada devam ettim içmeye. Ağır, matem havası olmadan öyle geçirdik.

Mezarını ziyaret eder misiniz?
Hiç mezar ziyaret etme adetim yoktur. Kimseyi ziyaret etmem. Mezarlarının yerlerini bile bilmem. Anneminkini de babamınkini de bilmem.

Radikal Kitap'ta 11 Mart 2011'de yayımlanan söyleşi.

No comments: