Julian Barnes’ın ölümü


65 yaşındaki usta bir romancı hakkında böyle bir başlık okuyunca, insanın ilk tepkisi şaşırmak ve üzülmek olur kuşkusuz. Barnes’ın gerçekte ölmediği anlaşılınca, bu sefer yazarlığının sona erdiği ve yazarın sembolik olarak öldüğü düşünülür. Ancak buradaki niyetim, Barnes’ın hayranlık duyduğu Gustave Flaubert’in seveceği anlamda, Roland Barthes’ın ünlü makalesinin isminden yola çıkarak, Julian Barnes’ın ölümünden, yani aslında yazarın ölümünden olumlu bir olay, bir yazarlık ideali olarak bahsetmek.

Bundan üç yıl önce Barnes hayatını altüst eden bir olay yaşadı: Beynindeki habis tümör, yazar menajeri olan eşi Pat Kavanagh’ı öldürmüştü. Bu olağanüstü kadın Londra edebiyat âleminin önde gelen figürlerindendi; Blake Morrison, Andrew Motion, Hermione Lee gibi önemli yazarları temsil ediyordu; edebiyat çevresinin en büyük yıldızı Martin Amis de Kavanagh’nın menajerliğini yaptığı romancılardandı. 1995 yılında Amis, Kavanagh’la sözleşmesini feshedip ‘çakal’ lakaplı Andrew Wylie’yle çalışmaya başladığında, iki eski dost, Barnes ve Amis’in arkadaşlığı sona ermişti. Kavanagh’nın öldüğü yıl Barnes, Korkacak Bir Şey Yok (Nothing to be Frightened of) isimli özyaşamöyküsel kitabını çıkarmış, burada yaşlılıklarını bir bungalovda geçiren ebeveynlerinin yaşantılarını ve annesinin ölümünü çarpıcı bir felsefi meditasyona dönüştürmüştü. Şubat ayında yayımlanan kitap, Jonathan Franzen’ın 2000’lerin edebiyatında belirleyici bir rolü olan ve merkezinde yine hasta bir ebeveynin olduğu Aile Sırları (The Corrections) gibi, romancının fanilikle hesaplaşmasının bir örneğiydi özetle. Ancak Barnes’ın ölümü bir edebi tema olarak kullandığı başka metinleri de vardı; aralarında Turgenyev’in de olduğu karakterlerin ölümle ilişkileri üzerine kurduğu Limon Masası’nı hatırlayın (Serdar Rifat Kırkoğlu çevirisiyle 2006 yılında yayımlanmıştı). Ya da Barnes’ın ilk romanına, bundan tam 31 yıl önce yayımlanan Metroland’e dönün. 1980‘ler Londrası’nda iki öğrencinin, Christopher ve çocukluk arkadaşı Toni’nin öyküsünü anlatan romanda Barnes’ın yazarlık, hayat ve ölüm üzerine endişeleri önplandadır.

İngiliz kültürünün ‘kanal ötesine’, yani Manş Denizi’nin ardında uzanan uçsuz bucaksız Kıta Avrupası’na, Almanya’nın ve özellikle de Fransa’nın felsefi, sanatsal ve siyasi radikalliğine olan ilgisi, dünyanın her yerinde taşra ile merkez arasındaki ilişkileri akla getirir. Barnes, Paris’e özel bir hayranlık duyan bir yazar olarak tanındı; ancak bu Paris, Robespierre ve Napoleon’un, Godard ve Sartre’ın değil, Gustave Flaubert’in Parisi’ydi öncelikle. Haftalık New Statesman dergisinin edebiyat editörlüğünü yürütmenin yanı sıra Oxford English Dictionary’de üç yıl boyunca sözlükçü olarak çalışan Barnes için Flaubert, bir ideali temsil ediyordu. Burjuvazinin ve ben-merkezciliğin başkenti Londra’da bir yazar, bir başka yazarın, Flaubert’in nasıl romancı olarak kitaplarında öldüğünü, bütünüyle yazdığı metnin içinde yokolduğunu görüp büyüleniyordu. Son büyük kitabı Ailenin Salağı’nda Jean-Paul Sartre, Flaubert’in çocukluğunda çektiği öğrenme güçlüklerini, yazarın gençliğinde “harfleri heceye, heceleri sözcüğe dönüştüren bağlantıları” nasıl da kavrayamadığını anlatıp Barnes’ın gaddarca bulduğu bu biyografik eserinde romancının bir burjuva olarak portresini çizer. İşte size Metroland’den bu yana Barnes’ın kafasını kurcalayan sorun: Aynı anda hem yenilikçi, yazdığı kitapların içinde kendini öldüren bir romancı hem de bir burjuva olmak mümkün mü? Bir oksimoron mudur ‘burjuva sanatçı’? Değilse, böyle bir kavramın gerçekleşmesi mümkün müdür? Flaubert, mümkün olduğunun bir kanıtıydı. Barnes da onun izinden giderek, İngiltere’de de bunun mümkün olduğunu göstermeyi istedi.

En ünlü romanının ismi, Flaubert’in Papağanı. İngilizlerin Flaubert’i olarak bilinen George Eliot’un en büyük romanı Middlemarch’ta kahramanına ve okuruna ahlak öğreten bir üst anlatıcı olarak sürekli söz almasından yakınır Barnes; Flaubert ise Tanrı gibi, ancak yarattıkları aracılığıyla konuşur, asla yorum yapmaz. Son kitabı Nabız’ı (Pulse) okurken insan bu meseleyi düşünmeden edemiyor. Acaba Julian Barnes, kitaplarında bir yazar olarak ‘ölmeyi’, yani en büyük edebi başarı olarak gördüğü şeyi ne ölçüde başarabildi? Pulse’ın en iyi öyküleri, kitaba adını veren ve bir ben-anlatıcı’nın annesinin ölümünü anlattığı Nabız (Pulse) ve 14 öykülük kitaba serpiştirilmiş, bir grup arkadaşın sohbetlerden oluşan Phil ve Joanna’nın Evinde serileri. Bunlardan “Hillary Clinton’un en sonunda yenilgiyi kabul ettiği haftaydı,” cümlesiyle başlayan ve kahramanları arasında Obama’nın da olduğu ilk öykü, akla Oscar Wilde’ın oyunlarını getiren olağanüstü ironik diyaloglarıyla özellikle eğlenceli. Farklı haletiruhiyelere sahip, ünlü olmamış, arkadaşlıklarını yıllardır sürdüren iki İngiliz kadın romancının dostluğunu anlattığı John Updike’la Yatmak (Sleeping with John Updike), devletlerin zafer hırsının kurbanı bir yüzücü kadınla eşini yitirmiş bir adamın ilişkisi üzerine Doğu Rüzgârı (East Wind) ve 18. yüzyılın büyük Avusturyalı piyanist ve bestecisi, Maria Theresia von Paradis’nin üç yaşından itibaren körlükle mücadelesini anlattığı Ahenk (Harmony) de övgüyü hak ediyor. Özellikle de sonuncusu: Mıknatısların sağaltıcı etkisi üzerine araştırmaları bulunan, hipnotizmanın fikir babası Franz Mesmer’in Paradis’ye görme yetisini kazandırmak için yaptıklarını izlerken, Flaubert’in en güzel öykülerinden Saf bir Yürek’i (ve Samih Rifat’ın bu öyküden yaptığı Türkçe çeviriyi) hatırlamamak imkânsız. Burada da benzer bir sözcük ekonomisi ve dokunaklı bir ilişkinin Flaubert usulleriyle, imgeler üzerinden sessizce anlatımı söz konusu.

İsmini akupunktur hekimliğinde, sağ ve sol bilekteki farklı organları temsil ettiğine inanılan nabız noktalarından alan son kitabında, Barnes’ın en başarılı olduğu alanlar, tarihsel figürlerle temalar üzerine konuştuğu yerler hâlâ. Son romanı Arthur ve George’da Sherlock Holmes’un yaratıcısı Arthur Conan Doyle’a çok sevdiği bir 19. yüzyıl mesafesiyle, miyop bir Victoria dönemi romancısının gözleriyle bakmıştı. Flaubert’in Papağanı da, daha çok 19. yüzyıl üzerine yapılmış bir araştırmanın mutluluk verici ayrıntılarını iletir bizlere ve öncelikle tarihsel figürleri hayal edip canlandırmaktaki başarısıyla sevilir.

Oklukirpi’nin, Gündoğumuna Yolculuk’un, Aşk Vesaire, 10 1/2 Bölümde Dünya Tarihi ve İngiltere İngiltere’ye karşının yazarı, kendi hayatındaki ölümler üzerine ve elbette, gelecekteki kendi ölümü üzerine düşünürken, en büyük ilhamı hâlâ roman sanatının yanılsamacı doğasından, bir kahramanı, bir tarihsel figürü gerçekten yaşıyormuşçasına karşımıza getiren, parmağını bileğin üzerine yerleştirip ‘nabız tutan’ gücünden alıyor. Türkçesini sabırsızlıkla bekliyoruz.


Milliyet Kitap'ın 10 Şubat 2011 tarihli sayısında yayımlanan yazı.

No comments: