Romanın merkezine seyahat
Harvard Üniversitesi’nde verdiği konferansları kitaplaştıran Orhan Pamuk, Naif ve Duygusal Romancı başlıklı yeni çalışmasında roman sanatının resimle bağlantılarını tartışıyor, kendi roman anlayışının ipuçlarını veriyor ve romanların ‘merkez’inde ne olduğu sorusunu soruyor. 



2008 yılında Masumiyet Müzesi’nin yayımlanmasından [ve 2010 tarihli Manzaradan Parçalar'dan] bu yana Orhan Pamuk’tan yeni bir kitap bekleyen okurları, Kasım ayında ABD’de Harvard Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ve Türkiye’de de İngilizce kitap satılan kitapçılarda bulunabilen The Naive and the Sentimental Novelist ile kendilerini yeniden Nobel ödüllü yazarın dünyasında buldu. Bu gerçekte çok kişisel bir kitap; hatta kitap hakkında ABD’de çıkan yazılarda en çok eleştirilen noktalardan biri de bu. Roman sanatı üzerine konuşmak üzere yola çıkan Pamuk, aslında yine en çok kendisinden bahsediyor çünkü. Daha başlangıçta, 8 yaşından 30 yaşına dek kendini romanların dünyasına nasıl tutkuyla adadığını anlatan Pamuk, ilk başlarda romanlarda hareket, çatışma ve zengin manzaraları tercih ettiğini, ancak bir roman okuru olarak macerası ilerledikçe tercihlerinin farklılaştığını söylüyor, İstanbul kitabından (ve deneme ve söyleşilerinden) aşina olduğumuz “Ressam olmayacağım, yazar olacağım ben,” sahnesine yeniden dönüyor. Akla Yeni Hayat’ı getiren ve Pamuk’un ‘biz okurken zihnimize ne olur’ sorusunu çarpıcı bir görsellikle incelediği bu bölüm, kitabın adını da kısmen borçlu olduğu, Aydınlanma döneminin büyük Alman şair, filozof ve tarihçisi Friedrich Schiller’in ‘Naif ve Duygusal Şiir‘ başlıklı 1795 tarihli makalesi üzerine yapacağı tartışmaya da bir giriş niteliği taşıyor.

Kar romanında şairlerin naif dünyasıyla romancıların daha rasyonel uğraşları arasında bir ikilik kuran Pamuk, burada romancıların kendi içlerindeki bir ikilikten söz ediyor. Schiller’in tarif ettiği dâhi yani naif sanatçı gerçekte antik çağlara ait bir figür; çağdaş sanatçının kendi duyguları, varoluşu üzerine düşünmekten, naif olmamaktan başka çaresi yok. Kitapta Pamuk aynı zamanda okurların da okuma maceralarına başladıklarında daha naif bir arzuyla yola çıktıklarını anlatıyor; iyi okur ve iyi yazar olmak ise, naiflik ile duygusallık arasındaki dengeyi sağlayabilmekten geçiyor.

Cambridge’den gelen telefon
Booker ödüllü romancı sevgilisi Kiran Desai’ye ithaf ettiği kitap, Harvard Üniversitesi’nin geleneksel Charles Eliot Norton Konferansları’nın bir parçası olarak 2009-2010 yıllarında yapılan konuşmalardan oluşuyor. Robert Frost’dan T. S. Eliot’a, Igor Stravinsky’den e.e. cummings’e, Jorge Louis Borges’ten Octavio Paz’a, Italo Calvino’dan John Cage ve Umberto Eco’ya pek çok önemli şair, besteci, romancı ve filozofu ağırlayan konferanslar dizisinin Pamuk’tan önceki konuğu, Arjantin doğumlu ünlü piyanist ve orkestra şefi Daniel Barenboim’dı.

Pamuk, bu kitabın macerasının üç yıl önce başladığını anlatıyor. “2008 sonbaharında (Harvard’da ders veren ünlü edebiyat profesörü) Hombi Bhabha bana Cambridge’den telefon açıp nazik bir biçimde Harvard Üniversitesi’nde Norton Konferansları’nı vermeyi isteyip istemeyeceğimi sordu. 10 gün sonra, ayrıntıları konuşmak üzere New York’ta bir araya gelip öğle yemeği yedik. Bölümlerin ayrıntıları değilse bile, bu kitap hakkındaki genel fikir kafamda şekillenmişti. Hislerimin ve beni harekete geçirecek etkenlerin, kitapta gerçekleştirmeyi istediğim şeyin ne olduğunu biliyordum.” Konferans metinlerini edebiyatçıların roman sanatı üzerine yazdıkları kitapları incelediği yoğun bir okuma döneminden sonra yazdığını anlatan Pamuk, E. M. Forster’ın bu alandaki ünlü eleştirel çalışması Aspects of the Novel’dan (Roman Sanatının Farklı Yüzleri) bahsederken bu kitabın artık maalesef unutulduğunu ve ABD’de şimdi çok revaçta olan Yaratıcı Yazarlık Programları’na ‘sürüldüğünü’ şaka yollu olarak söylüyor. “2008 sonlarında Columbia Üniversitesi’nin Butler Kütüphanesi’nde kurmaca karakterler ve olay örgüsü kuramı üzerine pek çok okuma yaptım. Daha sonra bu konferansların önemli bir bölümünü, öteki kitaplar ve kaynaklardan hatırladıklarıma dayanarak yazdım. 2009 yılında, Rajasthan’daki uçuşlar küresel kriz sonucunda iptal edildiğinde, Kiran Desai ile birlikte bir araba kiralayıp Jaisalmer ve Jodhpur arasındaki altın renkli çölde seyahat ettik. Yol boyunca, çölün sıcağını hissederek, Schiller’in makalesini yeniden okudum ve bu kitabı yazma vizyonu -adeta bir serap biçiminde- aklımda belirdi. Konferansları Goa’da, İstanbul’da, (Ca’ Foscari Üniversitesi’nde ders verdiğim) Venedik’te, Yunanistan’da (Spetses adasındaki bir kiralık evde) ve New York’ta yazdım... Sıklıkla havaalanlarında, otellerde ve kafelerde (Flaubert’in şehri Rouen’de, Sartre ve Beauvoir’ın 1930‘larda buluştukları Métropole kafesinde) not defterimi çıkarır ve konuya gömülüp rahat ve mutlu bir biçimde bir saat içinde metne birkaç paragraf daha eklerdim.”

Trende kitap okuyan Anna Karenina
Kitabın çevirisini Orhan Pamuk’un son bölümde ‘arkadaşım ve çevirmenim’ diyerek teşekkür ettiği Nazım Hikmet Richard Dikbaş üstlendi. Pamuk’un denemelerinden ve bazı romanlarından alışık olduğumuz bir konuşma diliyle kaleme alınan metnin İngilizcesi ahenkli, ayrıntılı ve zengin.

“Tüm zamanların en iyi romanı” dediği Tolstoy’un Anna Karenina’sındaki bir sahne, kitabın merkezindeki imgeyi oluşturuyor. Moskova’da Vronsky ile tanışan ve akşam treniyle St. Petersburg’a dönen Anna, ertesi sabah çocuğunu ve kocasını göreceği için mutludur ve başını cama yaslayarak elindeki kitaba bakar. Ama bir türlü kitaba odaklanamaz, dış dünyanın sesleri ve ayrıntıları onu dışarıya çağırır. Okuduğu sahneden uzaklaşıp yaşamak isteyen Anna’nın görüntüsünde ilginç olan, bizim de onun hislerine ortak olup yaşamayı isteyişimiz ama bu mükemmel sahneyi okumaya devam etmekten kendimizi alıkoyamayışımızdır. Pamuk bu sahneyi ve tartıştığı diğer romanları birer resim olarak ele alıyor ve okurun roman okurken ne ölçüde bir resme baktığını soruyor. Ve bir yerde şu sonuca varıyor: “Şimdi en güçlü fikirlerimden birini dile getireceğim: Romanlar temel olarak görsel nitelik taşıyan kurmaca metinlerdir. Bir roman en çok görsel zekamıza, akıl gözümüzle şeyleri görüp onları zihinsel resimlere çevirme yeteneğimize seslendiğinde üzerimizde etki bırakır... Ben cümle cümle, sözcük sözcük bir romanı yazarken ilk adım her zaman zihnimde bir resim, bir imge oluşturmaktır.”

Pamuk kitapta Schiller’in makalesinden detaylı olarak bahsetmiyor ve Schiller’in değindiği felsefi tartışmalara girmiyor, büyük Alman yazarı daha çok bir ilham kaynağı, başlangıç noktası olarak kullanıyor. Thomas Mann’ın “Alman dilindeki en güzel makale” olarak bahsettiği bu yazısını ilk defa 30 yıl önce okuduğunu söyleyen Pamuk, tıpkı naif bulduğu Goethe karşısındaki Schiller gibi “bir önceki Türk romancılar kuşağının naif, çocuksu doğasından” şikayetleri olduğunu anlatıp bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Romanlarını o kadar kolay yazıyorlardı ki; üslup ve teknik sorunlarına da hiç kafa yormuyorlardı. Ben de ‘naif’ sözcüğünü yalnızca onlar için değil, 19. yüzyıl Balzac usulü romanını doğal bir varlık olarak, hiç sorgulamadan kabul eden, dünyadaki bütün yazarlar için kullanıyordum.”

Ulus devletler ve ‘merkez’
Konferanslarda Pamuk’un çağdaş ulus-devlete eleştiriler yönelttiği bölümler de var. “Zihinle maddenin, insanla manzaranın, mantıkla hayalgücünün birbirlerinden ayrı ve farklı oldukları Kartezyen bir dünya, roman sanatının dünyası olamaz. Yalnızca her şeyi kontrol etmek isteyen bir iktidarın, bir otoritenin, örneğin çağdaş ulus-devletin tek merkezli dünyası olabilir.” Siyasi görünmekle birlikte Pamuk bu ‘merkez’ fikrini aslında bütünüyle roman sanatını tartışmak için kullanıyor: Okuyucunun bir romanı okurken romanın ‘merkezi’ni bulmaya çalıştığını, romancının da aynı şekilde yazarken, bir ‘merkez’ oluşturmaya çalıştığını anlattıktan sonra “bir romanın merkezinin gücü, sonuçta kendi olduğu şeyde değil, okurlar olarak bizim onu arayışımızda yatar. İyi bir dengeye ve ayrıntılara sahip bir romanı okurken asla kesin biçimde bir merkezi keşfetmeyiz -ancak hiçbir zaman da onu bulma umudumuzdan bütünüyle vazgeçmeyiz,” diyor. “Bir romanın tek bir merkezinin olmadığını okuyarak ve birbirleriyle çatışan karakterlerin farklı bakış açılarından dünyaya bakarak anladım... Anna Karenina, Kayıp Zamanın İzinde, Büyülü Dağ ve Dalgalar gibi büyük romanlar, dünyanın bir merkezi ve anlamı olduğu yönünde bir umut ve renkli bir yanılsama yarattıkları ve sayfalarını çevirdikçe bu izlenimi sürdürerek bize zevk verdikleri için vazgeçilmezdir. Bu romanları okumayı bitirir bitirmez onları yeniden okumak isteriz -merkezlerini bulduğumuz için değil, bu iyimserliği bir kez daha yaşamayı istediğimiz için.”



30 Ocak 2011 tarihli Radikal'de yayımlanan yazı.

3 comments:

Didem Nur Güngören said...

Bugünlerde elimde bu kitap var, pek de bırakamıyorum...

Kaya said...

türkçesi çıkmadan bir sürü kişi okumuş oldu kitabı, türkçe yayımlanınca heyecanı kaçacak bu sefer herhalde.
ben uzun bir yazı yazdım kitapla ilgili, yayımlandığında gönderirim sana. selamlar.

Didem Nur Güngören said...

Çok sevinirim yollarsan...
Selamla...