Notos Öykü
(Ağustos 2009)


Yeni harekete geçirici

Ben de onu söylüyordum zaten, yeni yolların önemini. Ama ben kimim ve ben üzerine yapılan bu vurgunun anlamı ne? Ben'in bir arkeolojisini gerektiren bu sorunun cevabını düşünelim, istersen. Burada tek bir okurla birebir olduğu kadar bütün okurlarla da bir söyleşi halindeyiz ama 'sen' diye seslenmeyi tercih edelim 'sana'. Sen, okuyucu, "ben de onu söylüyordum" diyen kişi gibi söylemenin önemli olduğunu düşünüyor musun? Onun seni ikna etme olasılığı hoşuna gidiyor mu peki? Belki de bu, içine bir korku salıyordur.

Ben de onu söylüyordum zaten, geleceğe yönelik tasarının geçmişe ait kılınışını. "Gelecekle ilgili o tasarıyı ben geçmişte yapmıştım" diyerek şimdiki anda yaratılan otoriteden bahsediyordum, ben. Dil, söylem, edebiyat sanatları söz konusu olduğunda Yol Gösterici'nin, Führer'in baş döndürücü konumunu da sana anlatmıştım. Bir Süper İnsan olarak Yol Gösterici'nin gücü, her şeyden önce, bilgi alanındaki yönlendiricilerin tahakkümünün böyle belirleyici olduğu bugün, bilgi üzerindeki bir iktidar olarak adlandırılmalı. Edebiyat sanatlarıyla bilgi alanlarının örtüşen yapısı, 'yeni yollar'ın bilgi alanlarıyla mutlaka bağlantılı olmasını gerektiriyor. Bilgi alanlarının bir açılımını yapmaya kalkıştığımızda, görülüyor ki, bu alanlar 'kendi-bilgisi' diyeceğimiz nitelikte bölgelere doğru evriliyor. Kendini yeniden ve yeniden tanımlamayı isteyen öznellik, yeni bilgi alanları üreterek bu bölgeler tarafından oluşturuluyor ve bu bölgeleri oluşturuyor. Terapi amaçlı rüya anlatımları, internet ağı üzerinde 'kendi oluşumu' üzerine kurulu sosyalleşme siteleri, öznenin geçmişini yeniden ve yeniden yazarak bir geçmiş oluşturduğu söyleşi kitapları, son dönemde bu bölgelere örnek olarak gösterilebilecek nitelikte. Bu bölgelerin toplumsal-ideolojik işlevi, bu bölgelerin yaratılışının Dünya Sistemi'ne olan sonsuz faydaları gözardı edilemez. Bir İlk-Harekete-Geçirici tanrı fikrinin nasıl daha sonra yeni tahakküm biçimleri yarattığını gördük. Bugünkü yanılsamayı ise, yeni harekete-geçirici'nin 'kendi-yeteneği' olduğu şeklinde tanımlayabiliriz. Kendi-bilgisi'ne yönelikmiş gibi görünen bu alanlar, harekete-geçirici'nin konumunun kişide olduğu sanrısını yaratıyor.

Ben de onu söylüyordum zaten, önümüzdeki sorunun, seninle benim aramdaki sorunun, öncelikle bu bölgeyle bağlantılı olduğunu. Pek az yazar edebiyat sanatlarıyla bilgi alanları arasındaki girift bağlantılar üzerine yazmayı tercih etti. Burada Sartre'cı bir 'sorumluluk' söz konusuydu ve bir tercih aracılığıyla, tek bir tercihle içiçe girmiş pek çok tercih aracılığıyla böyle bir sorumluluğun altına girmemeyi tercih ettik, biz. Edebiyat sanatlarının 'ayrı-bir-dünya' ve 'estetik-kusursuz' olarak başka bir yerde durmasının daha iyi olacağı üzerine kurulu bir yaklaşım, varoluşunu sürdürüyor. Zaten ancak bu yaklaşım sayesindedir ki, biz, bunun karşısında durabilecek bir yaklaşımı savunabiliyoruz. Yani yazmanın kurmak değil, 'critique' ederek, söylemin içine girerek, onu çürüterek yıkma amaçlı olduğu bir başka edebiyat biçimini, biz, bir başka yazma 'tavrını' savunabiliyoruz.

'Geçtiğimiz yüzyıl'ın üç yazarı, Joyce, Robbe-Grillet ve Proust, 'roman denilen' ve bu şekilde sınıflandırılan kitaplarında bahsettiğimiz, ("ben de onu söylüyordum zaten...) yazının üç değişik halini sergilediler. Bunlardan daha sonra, daha başka yerlerde, daha kapsamlı olarak bahsederiz, burada şunu söylemekle yetinelim: Proust'un 'el-yazısı', bunların en ontolojik olanı, Joyce'unki en arkeolojik olanı, Robbe-Grillet'ninki ise, en fenomenolojik olanıydı. Proust, varlığın yönelimini, hareketini ve kuruluşunu inceliyordu. Joyce'un söylemler-arkeolojisi, söylem olmadan söylem olabilmek üzerine bir deneme biçimiyle edebiyat sanatlarının yaratıcılık ve yenilikçilik sorusuna muğlak bir cevap oldu. Robbe-Grillet'nin Les Gommes'unda, La Jalousie'sinde Varlık, yazının ışığıyla görünür olan (phainómenon) olarak beliriyordu. Nouveau roman'ın 'belirişi'nin üzerinden elli yıl geçti; 'bir yarım asır', demek ki. Modernizmlerin başlangıcından belirginlik yitirişlerine kadar olan süre düşünüldüğünde, kırk yıl, elli yıl düşünüldüğünde ve sonra geçen kırk yıl, elli yıl düşünüldüğünde, 'yeni yollar'ın eski yollar olduğu düşünülebilir ama olmak durumunda olduğu değil, olmuş olduğu, bu görülebilir. James Wood'un büyülü gerçekçiliğin kötü mirası üzerine öfkelenerek yazdığı 'o çılgınca, gerçekçi olmayan konular'ın elli yıllık yalnızlığımız boyunca avuttuğunu bizi, söylemek zor. Birleşik Devletler'de ironinin yeniden keşfini görüyoruz -Eggers, Hornby, Believer dergisi. Romantikçi dönemin karakteristik türü vampir edebiyatının dönüşü bir yenilik olarak değerlendirilemez: Ama yeni alacakaranlıklar, eski Alacakaranlık üzerine (neyin alacakaranlığı olduğunu biliyoruz) bizi düşündürdüğü için önemli. Türkiye'nin dilinde ise yeni bilgi alanlarının, kendi-bilgisi üzerine yeni bölgelerin yarattığı 'örtüşmeler' belirgin. Bilgiler veya olguların bir arkeolojisini yapmak için değil, geçmişte yaşantı olasılığının mümkün olduğu yanılgısı için tarihte gezinmemiz öngörülüyor. Günümüzün karmaşık politik-toplumsal sorunlarına yönelik 'kıssa'dan hisse'ler de 'günümüz edebiyat sanatları'nın stratejilerinden biri. Tabii o zaman bunlar da mesel-romanlar oluyor. Yeni yollar ve meseller... Bunlar farklı yönlere işaret edermiş gibi görünse de, pekâlâ içiçe girebilirlerdi, eğer bütün dilin, bütün tarihin, ideolojik-tahakküm araçlarına dönüşecek biçimde kurgulandığı üzerine bir çözümleyici-yaklaşıma sahip olsalardı.

Ve biz, çaresizce olmakla birlikte, hâlâ "ben de onu söylüyordum zaten"i söyleyebiliyoruz. Bahsettiğimiz konunun önemi yok şu anda. Sadece zaten'le ilgileniyoruz: Yol Gösterici'nin, Führer'in zaten'i bu. Bir süredir, ben, zaten söylüyordum size, ilgilenmeniz gereken tarzların, sapmanız gereken yeni yolların bunlar olduklarını. Zaten söylüyordum, zaten söylemiştim, zaten söyleyecektim size, eğer dinleseydiniz beni. Şimdi beni dinlediğiniz için, "onu söylüyordum zaten" sözlerimi duyduğunuz için, zaten deyişimden haberdarsınız. Ama eğer dinlemeseydiniz, zaten söyleyecektim size günü geldiğinde, ben de onu söylüyordum zaten dediğimde dinlemediğinizi beni. Bir yazarın ismi, bir tarzın ismi, bir akımın ismi neye işaret eder? Yeni yollar'ın mutlaka hep belirsiz olan, oraya-yönelinen ama henüz-ulaşılamayan olması gerekmez mi, beni okuyan sen? En güzel denizin henüz gidilmemiş olan olduğunu, en güzel çocuğun henüz büyümediğini, en güzel günlerimizin henüz yaşamadıklarımız olduğunu ve öteki'ne söylemek istediğimiz en güzel sözü henüz söylememiş olduğumuzu okumuştuk, Türkiye'de konuşulan dilin yeni yollarını önemseyen ve arayan şair yazmıştı bunları.

Bahsetmek istediğimiz, yeni yolların önemi söz konusu olduğunda, henüz-ulaşılamayan'ın tanımlanmasının da bir imkânsızlığı içinde barındırdığı. Çünkü henüz-ulaşılamayan, oraya ulaşılırken yaşanacaklarla ilgilidir öncelikle ama orada yaşananlar tarafından belirlenmeyerek, hep henüz-ulaşılamayan konumunu korumak durumundadır. Eğer soyut bir alandan bahsediyorsak, bunun böyle olması gerekiyor. Yeni yolların önemini konuşurken elbette bahsetmeliyiz öznelliğin parçalanışından, bilgi alanlarındaki muğlaklıklardan ve bunların ideolojik işlevlerinden, kendi-bilgisi'nin bir aracı ve biçimlendiricisine dönüşen birinci şahıs anlatılarının veya kendi-bilgisi oluşturmaya koşullanmış okur kitleleri yaratmaya yönelik klasik üçüncü şahıs anlatılarının politik anlamlarından. Ama yeni edebiyat, yeni yollar, yeni 'söylem' üzerine kurucu, oluşturucu bir konuşma yapmak...

Bundan kaçmak, bunun yanlışlığına işaret etmek bir yere kadar anlaşılır... Ama belki de en doğrusu bu görevi üstlenmek. Ama 'belki de'yi unutmadan. Çünkü bunun bir olasılık olması gerekiyor -bir kesinlik taşımamasını istiyoruz. Führer'in, Süper İnsan'ın izinde mutlak kesinliklerle ilerlediğinden haberdar olduk. Yeni olan üzerine düşünürken, bunu hem yapmak istiyoruz hem de yapmamak: Orada olmayı istiyoruz ama 'belki de' olarak. Bir kesinlik ifadesinin sonunda belirmiş bir soru işareti olarak, mutlak olanı muğlak kılacak bir sonsuz-sorgu alanı yaratmayı istiyoruz. İsterdik ki bir Doğulu ve bir Batılı edebiyatçının tekniklerinin burada kullanılmasının ne kadar iyi olacağını göstermek bu yazma biçiminin imkânları dahilinde olsun. Ama bu ancak gösterilebilir ve yazılamaz: Yazıyla gösterilir, yönlendiren ve harekete-geçiren, zaten dil içindeki yapıların kendisidir ve yine de, dilden bahsetsek de, dil dışına çıkamayacağımız bir alanda olsak da, 'gösterilebilir ve yazılamaz' dememiz gerekir. Yazarak gösteriririz ama bu konuyu 'yazarak yazamayız'.

Ben de onu söylüyordum zaten, geleceğe yönelik tasarının geçmişe ait kılınışını. Yeni yollar arayışının tarihselliğe ait bir olgu olarak 'uzun zamandır bizimle' olduğunu -geleceğe yönelik sorunun geçmişten bize miras kaldığını. Aynı soruyu soran binlerce kişiden biri olduğumuzu, şimdi aynı soruyu soran, bir zamanlar şimdi aynı soruyu sormuş olanlardan olduğumuzu. Ve bir yandan da soruyu soranın biz değil, dil olduğunu; dilin bu soruyu demek ki sormak zorunda olduğunu çünkü dilin eski-ve-yeni, iyi-ve-kötü, yaratıcı-ve-yaratıcı-olmayan ikilikler üzerinde ilerlemiş olan olduğunu söylüyorduk. Ama bu, sorunun anlamsızlığına veya sorunun cevapsızlığına değil, gerekliliğine ve mutlak önemine vurgu yapıyor. Sormak zorunda olduğumuz ve cevaplamak için cevap vermek yerine 'bir başka şey' yapmamız gereken sorulardan biri bu... Le Clezio, Coetzee, Safran Foer... Bu şekilde cevaplanamayacak, 'bir başka şey' yaparak cevaplanacak sorulardan biri bu. Ama zaten, bir süredir sana, ben de onu söylüyordum zaten, yeni yolların önemini sayarak değil, göstererek gösterebileceğimizi...

Haziran 2009, Bilecik

No comments: