Murat Yalçın , Notos Öykü
(Şubat-Mart 2009)

Macera’dan önce senden, kendinden bahset istersen. “Kaya Genç kimdir?” benzeri sorular bana soruldu birkaç kez, bu zorun zoru soruyu ben sana aktarmış olayım ya da…
-Bu felsefi bir soru ve felsefi bir biçimde yanıtlanması gerekiyor. Öncelikle sorunun kendisi, bunun bir sorun haline gelişi, bunun yazarlığın önde gelen meselesi olması ilginç. Kitap yazıp yayınlamak, tarihsel süreç içinde incelendiğinde, farklı işlevleri olan bir eylem. On altıncı yüzyılda yazan Philip Sidney ve Edmund Spenser mesela, Spenser varlıklı bir aileden gelmiyordu ve büyük şair olmak için yazıyordu, Romalı şairlerin geleneğini sürdürerek belli bir geleneği takip etti, pastoral çoban şiirleri yazdı. Çünkü o dönemin büyük yazar kariyeri dediğimiz sürecin parçası bu şiirleri yazmaktı. Bu yazarlar hem edebi ün için yazıyor hem de ileride bir işe girerken kendilerine yardımcı olsun diye. Mesela büyük şair Milton var. Veya Spenser da böyledir, devlet görevlisi olarak çalışmışlar, git İrlanda’da sömürgecilik yap, şu zavallılara kültürün güzelliğini göster, falan... O yüzden “credential” dedikleri “ben buyum” demenin bir yolu da kitap yazmak gibi düşünelim. Bana böyle bir soru sorduğunuzda hissettiğim de, politik, kültürel, tarihsel olarak tanımlanmış bir “ben buyum” deme biçimini tekrarlamam gerektiği. Yazar kariyeri dediğimiz ve biraz bahsettiğim bu tarihi fenomeni yeniden üretmek için doğum yılımı, aldığım eğitimi, dahil olduğum toplulukları saymam lazım. Macera öncelikle bütün bu süreçlerin bir parodisi yapılarak, bu süreçlerin tarihsel anlamı üzerine düşünülerek yazılmış bir kitap. Çok çeşitli kültürel ve politik sorunlar yüzünden rahatlıkla “ben onu yazdım” gibi basit bir cümle bile kurmak zor geliyor bana. Aynı şekilde “ben şuyum” demek de. Tabii katı gerçekler var, istatistikler var. 1981 yılının 10 Mart günü, bir doğum belgesi, Şişli Terakki’de okul kayıtları, üniversitede karşılaştırmalı edebiyat ve sinema derslerinde tutulan ders notları, sonra bir pasaporta vurulmuş Amsterdam şehrine giriş damgası, öğrenci vizesi, Amsterdam Üniversitesi kütüphanesinde Oscar Wilde üzerine bir tez...

İkincisi, “Ne tür kitaplar okudun?” sorusu var aklımda ama bunu biraz da kaynaklarına girerek yanıtlamanı istiyorum. Daha doğrusu “minnettar” olduğun yazarlar/kitaplar hangileri?

-Arşivlere, biriktirmeye, sınıflandırmaya, bunların içinde sonra uzun uzun dolanmaya meraklıydım. Sonra bu değişti. Arşivcinin mutlaka değer yargılarıyla tasnif eden biri olması şart değilmiş gibi görünse de ister istemez belli estetik, ideolojik kriterlerle topluyoruz. Kitap okurken, toplarken, seçkinci diyebileceğimiz tavır, bazı kitaplara adam gibi kitap muamelesi yaparken diğerlerini küçümseyen, “bu kitap kötü kitap” diyen tavır. Şimdi bazı insanlar mesela gelip Macera’nın iyi mi yoksa kötü mü olduğu hakkında yorum yapmak ihtiyacı içinde bir eleştirmenin cümleleriyle konuşuyorlar. O zaman fark ediyorum ki kitapların iyi veya kötü olduklarını düşünmenin özel bir anlamı, ideolojisi var. Nabokov mesela Edebiyat Dersleri kitabında not verir ya, Puşkin’e diyelim yıldızlı pekiyi, Dostoyevski’ye orta vermek, edebiyat, “roman sanatı” hakkında bu tavır bir ideolojik, etik, estetik bütünlüğe sahip. Buna liberal sanat geleneği diyelim, James Wood var bugün bu estetik değerlendirme yaklaşımının uygulayıcısı. Sahneleri teker teker inceleyip olmuş mu olmamış mı diye bakıyor. Bu yargılar değişerek okuma deneyimlerini, yazılı olanla ilişkiyi özel biçimlerde belirliyor. Edebiyata, kitaplara bu şekilde bakmanın bir anlamı var, bu tasnif edici, yargı verici, neyin iyi neyin kötü edebiyat olduğunu söyleyen ses, benim değil, ya da şöyle diyelim, bizim değil, politik sürecin, süreçlerin bir parçası. Biz de onu içselleştirerek süreçteki yerimizi alıyoruz. Burada ama Matthew Arnold’ın kültür ve anarşi diyerek ayırdığı, Avrupa edebiyatına, romanına, sanat geleneğine angaje olmak diyelim, söz konusu olan buysa, o angajmana sonuna dek diyeyim etkili olsun diye, sonuna kadar o geleneğe angaje olduğumu söyleyeyim. Arcadia’dan Pamela’ya, Tristram Shandy, Tom Jones, Defoe, bunların yeri merkezidir bahsettiğimiz Avrupa anlatı geleneğinde.


İngiliz edebiyatına nasıl yöneldin?
-Şimdi oraya gelelim, tabii bahsettiğim bilgi dünyasında İngiliz edebiyatı diye ayrıştırdığımız şey, aslında bu ayrıştırmayı neden yaptığımız da sorgulanmalı, İngilizlerin edebiyatı şeklinde söyleyelim, başat olarak adlandırabileceğimiz bir konumda duruyor. Bir imparatorluğun, nedir 19. yüzyıl ortalarında durum, dünyadaki toprakların yüzde sekseninden fazlası mıdır yüzde doksanı mıdır, Avrupalı ülkelere ait, hepsini bir biçimde kendilerine bağlamışlar, İngiliz edebiyatı dediğimiz öncelikle bunun edebiyatı, bu bağlama sürecinin. Gündelik hayatta baktığın zaman, bir iş adamının ekonomi politiğine, bir şirket diyelim ki ülkeye giriyor, bunların arkasındaki ekonomik ilkeler o kadar belli ki. Britanya İmparatorluğu dediğimiz, artık tabii Britanya diyoruz, bu siyasi, kültürel, coğrafi, tarihsel oluşum bir anlamda hepimizi konuşturuyor, bizi konuşuyor, bizimle konuşuyor, bize konuşuyor, bizsiz de konuşacağını söylüyor. Biraz can simidi gibi onların dili, kültürü ilginizi çeker, o kültür bir uzun efendilik sürecinin kültürüdür ve düşünün İngilizce konuşan bir Hintli’yi Pakistanlı’yı, Arthur & George romanında Julian Barnes bunu güzel gösteriyor, o İngilizceyi nasıl başarıyla da kullansa İngiliz yurttaşı tam olamaz, bir “fark”la yurttaştır. Bizim burada Fransızların, İtalyanların, İngilizlerin edebiyatına olan ilgimiz de böyledir, onlarla konuşma isteğidir, onlara konuşma, onlar gibi, onlar için konuşmadır, ama onlara karşı konuşmaya da dönüşebilir, bir dil ve kültür kendi yıkım noktalarını da içinde taşıyor. İlgiler politiktir, İngiltere’de olup biteni merak edince bunu en iyi İngiltere’de çıkan gazeteler verir, sosyalizme angaje olunca İngiltere girift bir sosyalist kültür tarihine sahip, bu ilgi ve angajmanlar içinde merak nesnenizi nesnenizin otantik diliyle görmek, anlamak istersiniz. Böyle başlar. Oradaki kuvveti, çok uzakmış gibi görünen buraya o kültürü anlamanın burasıyla o derin ilişkisini görmek, burası derken dili söylüyorum, Türkçeyi kullanma biçimlerimizi ve Türkçeyle yaptıklarımızı, bunları düşünürken de İngiliz edebiyatı, biçimlendiren, empoze edilen, tarihsel bir dil olarak içine girmeyi istediğiniz, “penetrate” ettiğiniz yani seksüel anlamıyla, böyle bir şeydir.

Yazmaya ne zaman, kaç yaşlarında başladın? O zamanki düşüncelerin, hayallerin nelerdi?
-Ayrıştırmak, yazmayı ve yazmamayı iki farklı dönem olarak akılda ayırabilmek ne kadar mümkün onu doğrusu çok bilmiyorum. Kendimi bildim bileli yazıyorum gibi söylemek isterdim, bu şekilde söylemek kulağa hoş geliyor, üstelik ilginç bir biçimde anlamlı oluyor. Kendini bilmek, bu insanın kendisini inşa etme eyleminin Delfi tapınağında yazdığı için de meşhurdur ya, Avrupa medeniyetinin bütün yapısı, kuruluşu bu sihirli kelimelerde ifadesini buluyor. Kendimi ne zamandır biliyorum diye sorayım mesela. Orada tarihselleştirelim, 1990’ların ortasında, 1995 mesela, görünüm şuydu: Ülkede yüksek kültüre ait isimler, kurumlar, zihniyet hâlâ var, şimdikine kıyasla örneğin çok daha fazla var, kültürün seçkin roman, şiir ve politik geleneklerinin temsilcileri hayatta ya da daha yeni ölmüş, bir yandan da yeni iş yapma, kurum, kültür ve siyaset teknolojileri ülkeye giriyor, politik-ideolojik kültürüyle birlikte. Böyle bir arkaplanda yazmak kurucu, ayrıştırıcı, yıkıcı, meşru ve yasak bir eylem. Şöyle ki, benim yazma fiiliyle, bunun kültürel ve politik olarak kurucu yanıyla ilgilenmem daha çok bir siyasi faaliyetti şimdi düşündüğümde, ama zaten daha çok illegal yöntemlerle, mümkünse şiddet de kullanarak düzeni yıkmak, devrim yapmak, iktidar çarkını hareket ettirmek, bunların, bu yıkıcı eylemlerin ki benim ilgimi çeken, kendimi içinde iyi hissettiğim bunlardı, işte bunların kuruluşunda yazma eyleminin anlamı özeldir. Broşür yazmak, duvara slogan yazmak veya mektup yazmak bir gazete, bir arkadaş için, “Neden böyle olmalı?”yı açıklamak. Buralarda yazmak yalınkat şekilde bir işleve hizmet etmiyor yalnızca, aslında buralarda en Yunan haline bürünüyor. İşleviyle içeriği müthiş bir uyum içinde. Onlu yaşlarda bu şekilde yazarken kurulan hayal dünyayı değiştirmek. Gerçekten yazarken değiştiriyorsunuz. Dünyayı değiştirmek için yazmak dünyayı değiştirmektir öncelikle. Yazar olma, hele romancı olma, edebiyatçı olma, bunlar sonradan gelen, kendini bilmek, kendini kurmak, ekonomik ihtiyaçlar, bunlardan gelen arzular. Onların tarihi başka tabii.

Macera’dan önce neler yazdın?
-Önceki soruyla bağlantılı olarak, bu kendini bilme sürecinde yazılanlar var. Nedir, günlük tutmaktır ama özel değil, toplumsal bir günlük diye adlandırabilirim, başlığı olan yazılar, deneme türünde temalar, notlar, bunları yazdığım defterlerim vardı. Hepsini atmışımdır, yazarken ama bütün zamanınız ve dikkat buradadır, üzerine tarih de yazıp bir konuya girmek, onunla iki saat uğraşmak. O zamanlar, kendini bilme, oluşturma sürecinin, zaten üniversite de buna hizmet ediyor, üniversite yıllarında bunları yaparken her türlü taklit, parodi, ama daha çok taklit gayreti içinde birçok yazar olunur. Zaten kendini bilme süreci de başkaları olmayla alakalı. Bu yazılanları kamusallaştırmak, toplumsallaştırmak, bu politik-kültürel adım ise sonradan geldi. O zaman yazmak çok farklı bir şeye dönüşüyor... Macera’nın ilk hali, adına “Şeffaf” demiştim, bambaşka bir şeydi, onu başladıktan herhalde 20 ay sonra bitirmiştim, kitabın ikinci yeniden yazılışı sonucunda aldığı haliydi, bitmiş bir kitaptı. Onu da mesela saklamadım, zannetmiyorum ki bir yerde duruyor olsun.

“Roman”, yazmaya karar verdiğin bir tür mü, yoksa yazacakların kendiliğinden bu tür içinde mi varlık kazandı?
-Bu çok güzel bir soru, zaten Macera da bununla ilgili öncelikle. Neden bazı yazdığımız şeyler veya nasıl diyelim, evet, nasıl bazı yazılan şeyler roman dediğimiz, roman olarak ayrıştırdığımız türe dahil oluyor? Yazıyı roman yapan şey nedir, bunun üzerine. Burada genesis sorusu şu: Roman nasıl bir ilk yönlendirici oluyor, kişiyi bir özne olarak roman nasıl harekete geçirebiliyor, bir son mu yoksa başlangıç mı ve yazdığımız şey mi roman oluyor yoksa roman yazdığımız için mi zaten roman yazıyoruz? Macera’da giderek kitabı okunamaz kılan, kitaba devam etmeyi imkânsız kılan, pervasızca anlatıcı, yönlendirici öznenin kendi seçimlerinde ve dünyasında ısrarıdır. Yazılanın roman olmaktaki ısrarı dayanılmazdır, olayların roman şeklinde olma isteği Macera’daki temaların, dertlerin en önemlilerinden biri. Kitabın kendisi bu soru üzerine yani...

“Roman nedir?” sorusuna yanıtını merak ediyorum. “Şiir yazan şiir, roman yazan roman üstüne düşünüyordur aynı zamanda” düşüncesiyle soruyorum. (Bir penaltıda kaleciysem ve mutlaka gol yiyeceksem, ters köşeye yatmayı tercih ederim…)
-Roman, roman olarak bilinen şeyin, Derrida’nın terimiyle söylersek, bir “differance”la yeniden oluşmaya çalışması ama bu süreç her yeniden yaşanışında zaten imkânsız bir süreç olduğundan bir yeni şey doğuruyor. Peki roman olarak bilinen şey, bunun bir özü var mı, Platonik anlamda bir roman özü var mı... Yoksa bile politik-sosyal kültür içinde oluşmuş diyeceğiz. Tanrı gibi yani, bir varlık sorunundan çok artık bir anlam sorunu olmuş. Bunun şimdi bir tarihsel arkeolojisini yapmak, farklı dallarını, köklerini araştırmak, bunun üzerine düşünmek, nasıl roman olarak yaftalanan şey roman denilen şeyin kendisi olamaz, bunlar üzerine bir yeni romanla, ama akımla karışmasın, yeni bir romanla düşünmek, bu soruya da cevap olur herhalde.

Roman her zaman, her yerde en geçerli bir tür, nereden bakarsak bakalım böyle... Bugünün dünyasında roman neleri karşılıyor sence? Roman okumak ne gibi anlamlar katar hayatımıza?
-Roman okumak öncelikle bir mutluluk, hayattaki büyük keyif. Bir koltuğa gömül, üç gün kalkmadan bir kitap devir. Bir yandan kendini kandırma yöntemi, klinik açıdan bakıldığında bilişsel, psikolojik bir süreç yaşanıyor, bir doktor karşıya geçip incelese mesela. Tabii o doktor aynı zamanda okurun kendisi, romanı okuyan kendisini insan dışarıdan izleyebiliyor. Böyle arada katmanlar oluşuyor, kitabı okuma eylemiyle kitaptaki eylemi ve bunları birlikte takip edebilen düşünme eylemi, tüm bunlar birlikte yaşanıyor. Roman da bu üçlü diyeceğim ama olmayacak, kitaptaki karakterin düşünme eylemi de var ve onun düşüncesindeki karakterlerin eylemleri de var, belki sonsuza kadar gidiyor, bu aynalar dünyasına girmek kitap okumaktaki mutluluk. Roman bunu yaratıyor ve karşılıyor. Elbette insanı eylemden uzaklaştırıyor ama yapılacak en önemli eylemleri de okuyarak yaratmak, keşfetmek gibi durumlar da var.

“Günümüz romanı” diyebileceğimiz belirgin bir roman biçiminden söz edebilir miyiz? Belirli açılımları taşıyan eğilimler görebiliyor musun?
-Biraz bahsettim, Nabokov, Tolstoy, Çehov, Saul Bellow, bu yazarları çok beğenen ve bir liberal roman kanonunun teorisini yapan James Wood var, onun tespit ettiği, günümüz romanı diyerek biraz kızdığı, metindeki karakterlerin özgül dünyalarına saygı duymadan saçmalıklar üreten, gerçekçi liberal roman kanonunun inceliklerinden bir politik, estetik gerekçesi olmadan sapan kitaplar. Zadie Smith’in Beyaz Dişler’inde veya Thomas Pynchon’ın kitabında abartılı ve absürt olarak, avaz avaz bağırarak var olan karakter ve durumlar liberal kanona ters geliyor. Jonathan Safran Foer’ın kitaplarında da, Türkçede de var artık, dil başrolde ve kötü İngilizce, yanlış İngilizce kullanan anlatıcılar var veya çocuk anlatıcı, çocuk retoriği olarak tanımlanmış bir söz dizimiyle konuşuyor. Bunları da yayıncılar sevip reklam yaptı, iyi de bir şey fakat Ulysses veya Finnegans Wake gibi o aşırı angajman ve yıkım noktasındaki kitaplar artık az yazılıyor. Şimdi televizyon şirketleri, eğlence endüstrisi müthiş toparlanmış, tefrika edilecek, edilen yeni hikâyeler bulmuş durumda. Bazı sinemacılar ve romancılar da bu eğlence dünyasının eleştirisi yapan kitaplar, filmler yapıyorlar ama eğlenceli şeyler hakkında vızıldanmalar gibi geliyor daha çok. Reklamcı oldum, yıllarca para kazandım, şimdi bu konuda biraz vızıldanayım, belki biraz daha para verirsiniz gibi. Ciddi estetik, politik ve dile ait projeler yok. Günümüz romanı diyeceğimiz ayrıca azınlık kültürleri, alt kültür, alternatif kültür romanları var, Spivak’ın sorusuyla bağlantılı olarak onlar konuşabilirler mi, onların sesi nedir, bu sorunlarla karşılaşıp ona baktığımız kitaplar var. Ama çoğunlukla bir 19. yüzyıl huzuru ve demokrasiyi kutlayan hava içinde her şey tatlıya bağlanıyor ya da Nietzsche’nin söylediği hınç anlamında egemen kültüre hissedilenler dile geliyor, çıkış yolu olarak ise kendini tanımak, kendini bilmek gösteriliyor. Bunlar eski tabii.

Macera’nın macerasına gelirsek, bu kitabın yazılış sürecine ilişkin –hem metnin ilerleyişi (ya da “büyümesi” diyelim) hem de senin yazma biçimin bakımından- neleri paylaşmak istersin?
-Freud’un bahsettiği “mystic writing pad” dediği ve gerçekten varolan, sürekli üzerine yazdığımız ama eski yazdıklarımızı da çıkarıp alabildiğimiz bir bloknot gibi düşünelim. Macera’da artık ben hiç göremiyorum neyin nereden silinip neyin nasıl değiştiğini ama bir teknolojinin göstermesini çok isterdim, cümlelerin, paragrafların, bölümlerin bir sahile vuran dalgalar gibi uzun zamana yayılmış bir hareketi söz konusu. Gittikçe büyüdü diyemem belki ama sahil ve dalga şeklinde düşünmek daha iyi sanırım. Bir yandan da rüzgâr var, arada yağmur yağıyor, doğa olayı gibi anlatayım çünkü öyle, yazılanlar çeşitli niyetler, arzular, deneyimler eşliğinde değişiyor. O değişimi yansıtan bir teknoloji güzel olurdu gerçekten. Bir sayfa gözümüzün önünde ilk halinden şimdiki haline gelse ve o sayfayı okumak, aslında bu değişimi seyretmek olsa. İşte o gördüğümüz, yazmanın kendisi olurdu, yazı son halini nasıl aldığını yazardı, onu okumak, tanık olmak, onun tarihselliğinin farkında olmak olurdu. Soruda bahsedilen ilerleyiş, zaten düşününce sürekli kendini yok eden bir şey, bir bölümün kitapta ilerleyişi onun eski halinden başka bir hale geçmesi, şimdi var olanın geçmişte kalması, gelecek adına sürekli olarak geçmişte bırakılması... Onu yansıtan diyorum bir cihaz olsaydı.

Her kitap kendi koşullarını bir anlamda dayatır. Okur gönüllü ya da gönülsüz uyar, uyar gözükür bu koşullara. Macera, nasıl bir okur ister, beklentileri var mıdır?
-Belki inançla inançsızlık arasında gidip gelmeyi seven bir okur diyeyim, kendi başına pek bir anlamı yok gerçi böyle bir lafın. Yani alıyorsun kitabı önünde açıyorsun, yazılanlara inanmaman gerekiyor aslında ama Coleridge’in lafı var ya, kendi isteğinle, rızanla inançsızlığını askıya alman, onu yaparak, burada rıza tabii kilit kelime, rıza göstererek inanç yaratıyorsun. O inanç sayesindedir ki kitabın içinde ilerliyorsun. Peki rıza göstererek inandığın kim veya ne? Veya nasıl diye gramer açısından yanlış da olsa sormak lazım. İnandığın nasıl? Heidegger’in “gelassenheit” kavramından uyarlayalım, kendini bırakıp her türlü belirsizliğe rağmen “tamam, devam edeceğim” diyorsun. Şimdi bu bir, Macera’yı okurken bunu yapacaksın ama bakalım sonuna kadar gidecek misin? Çünkü alıştığım estetik dünyanın, rızayla inandığım dünyanın bakıyorum kendine inancı yok gibi. Peki inançsız bir şey, bir ses nasıl bir dünya yaratacak da biz ona inanalım? Beklenti, öyle diyelim, Macera’nın beklentisi bu rıza göstererek inançsızlığı askıya almayı hem yapmak hem de bunun anlamını düşünmek.

Macera ilk bakışta doğal bir dili olan, yani “iletişim aracı” bir dille yazılmış bir “yazar anlatısı”. Biçimiyle, biçemiyle klasik anlatıları canlandırıyor, geçmiş bir yazınsal çağın bağlamları üzerine kurulmuş sonuçta. Ama bunu gerçekleştirirken “kötü” bir niyet de taşıyor. “Saf okur” olmaya yatkın roman okurunun bu niyete ortak olması güç müdür gerçekten?
-Ses Taklitçisi diye bir kitap çıkmıştı, Avusturyalı yazar Bernhard’ın, Yapı Kredi bastı, orada kısa kısa bir sürü anlatı var, gerçi onlardan birinin başlığı da sanırım Ses Taklitçisi’ydi. Orada yazarın anlattığı bir şey var ama kitapta ima ettiği bir başka şey var, kanal değiştirir gibi bir sürü ses arasında gidip geliyorsun, hepsi ayrı derdi olan tipler. Macera, evet birini taklit ediyor kötü niyetle ama o taklit ettiği, kötü niyetle taklit ettiği kişi olmak da istiyor, bunu ancak başaramıyor. Başaramaması lazım. Neden başaramaması lazım? Başaramaması lazım çünkü yoksa nesnesiyle yer değiştirir. Taklitçi olacak ama taklit ettiği asıl şey olmadan. Bunu biraz açalım. Nesnesinin yerine geçmesi nasıl olurdu? Nesnesi gibi kendinin üstesinden gelerek. Ama üstesinden geldiği şeyler arasında en son aşamada kendi kötü niyetinin olmaması gerek. O niyetin orada kalması gerek. Bunu kim kontrol edebilir? Bir süre sonra kimse edemez, oturmuş yazıyorsun, bir grup arkadaşın önünde amcanı taklit ediyorsun, kendini kaptırıyorsun. Amcan olamasan da amcan gibisin, herkes de sana bakınca amcanı görüyor. Amcan varken senin ne anlamın var ama diyeceksin. Amcanın aslı zaten yan evde duruyor. Ama ben de derim ki amca ölmüş, gömülmüş, toprağın altında. Düşünceleriyle aramızda ama asıl varlığı, dilsel varlığı gitmiş, o bütünlük yok. Ben de onu taklit ederek şimdi de olduğunu ima edeceğim. Okurun amcayı tanımasa da şimdi buradaki varlığını biraz düşünmüş olması iyi olur. Tabii düşünmeden edemez kimse, hiçbir baskı sistemi total olarak beynimize hakim olamıyor ne de olsa.

Okur-yazarlardan çok yazar-okurların dikkatini çekecek bir kitap sanırım Macera… Tembel okurun atılacağı bir macera hiç değil.
-Evet, gerçi öyle olmasını isterdim. Şöyle iyi votka gibi lıkır lıkır lıkır aksın gitsin. Yine de “bize her sunulanı yutmayalım arkadaşlar!” diyen bir içeceğin öyle kayıp gitmesi de belki iyi değil. Herkesi iyi kandırmayı başaran üçkâğıtçılar vardır, öyle olup, Amerikan post-modern romanları, filmleri gibi, “başrolde Tom Cruise var, çok para kazanmak için yapıldım ama ben sanat filmiyim” falan vardır ya, öyle olması güzel tabii. Ama sen bir kere onun parasını kullanıyorsun, ününü niyetin neyse kullanıyorsun, işlevin de en sonunda eğlendirmek oluyor. Oysa eğlendirmeyeceksin, tökezleyip başarısız olup ortamın, aracın sınırlarını göstereceksin. Senin içinden senin olduğun şeyin olmadığı şeyler görünecek. Onları çırılçıplak ortaya dökeceksin. Bunun için de aslında iyinin ve kötünün ve âdil ve haksız olanın ne, nerede olduğunu bilen estetik-politik teoriyle uğraşmak, onun yakasına Macera’nın başında diyorum, kabadayı gibi yapışman gerekiyor.

Macera ana mesajları bakımından kuşkusuz son derece güncel bir anlatı. Yüceltmeler ve kutsamalar özellikle son yüzyılda aldığı bütün darbelere rağmen bir başka boyutta, tıpkı yedi başlı bir masal devi gibi, ihtişamını sürdürüyor. Bu noktada “kurmaca”nın, yazınsal metnin elindeki kozlar nelerdir?
-Yüceltmelere ve kutsamalara muhtacız, totemler ve tabuları da gerekli buluyoruz. Kurmaca bunları zaten bizzat oluşturan güç ama nesnesi tarafından da nesneleştiriliyor. Aralarındaki ilişki biçimleri sosyal bilimlerin inceleme alanı. Niye ihtiyaç duyuyoruz kutsamalara, bu tabii bir sorun. Bir ara Kemal Atatürk neden böyle kutsandı, yüceltildi, bizim kültürümüz niye böyle yaptı diye herkes bir ayaklandı, bir sürü kavgalar oldu, hâlâ da oluyor işte ya. Bakıyorsun ama onun alternatifi olarak Allah’ı alıp koyuyorlar önüne, o zaman da Kemal Atatürk, Hegel’in söylediği anlamda bir efendiye, nefret çeken efendiye dönüşüyor. Kemal Atatürk’le ilgili tartışmada büyük tuhaflık, en dikkat çekici, semptomatik nokta, Kemal Atatürk’ün “kötü insan” olarak adlandırılmak istenmesi. İşte o iyi bir insan değil, kötü insan demeye getiriyorlar. Biz onu iyi sandık ama meğer kötüymüş. Yani onun tarihsel bir özne olarak, bir tarihsel zihin olarak varlığını kabul ediyor ve değer yargıları düzeyinde incelenmesine geçiyoruz. Bir Napoléon kültü vardı ve Thomas Burke, onun gibi en kaliteli, süzmece muhafazakâr İngilizler ona saldırarak, onu ne derler, samandan adam yaparsın, saldırırsın, kendi haklılığını kanıtlamak için en sonunda ateşe de vereceksin samandan adamı. Oysa önemli olan Kemal Atatürk’ün kutsanması ve yüceltilmesinin anlamı, bu sürecin kendisi, tarihsel anlamı. Macera’da iki tarafı olan bu tartışmalara saldırmak istedim, sürekli pozisyonunu değiştiren, gizleyen, belirsiz kılan ses bir gerilla gibi gezip dolaşsın, bir türlü nereye ait olduğunu bilemesin ve bu bir tekniğe dönüşsün. Bu bir saldırı işte. Eğer dilin kendisi, öznesi nesnesi şusu busuyla bir etkin ve edilgenler, efendiler köleler, yapanlar yapılanlar üzerine kuruluysa sen önce bunu bir sorgula, onunla iyilik, adalet aramak, onun içinde tanımlanmış olanı ancak sana verir. Bunları göstermek önemli, tabii gösterilebilen şeylerse.

Macera’yı okuyanlar arasında bundan sonra yazacaklarını merak edenler olacaktır. Bitirirken, tezgâhta ne var ne yok, diye sorayım; yürüyen bir yazı, olgunlaşmış bir tasarı babında…
-Yazı yazdıkça yazılan bir şey olduğu için ve yazılırken şekilsiz, şekilsizlikleri değişik şekilsizlikler oluyor ve hiçbir zaman nihai olmayan bir şekli en sonunda ona vermiş gibi yapıyorsunuz, o yüzden olgunlaşmak gibi düşünmüyorum da hem Ulysses hem Savaş ve Barış’ta olan “metempsychosis” kavramı var, Proust’ta da var zannedersem. Yani illa bir sanat diye ayrıştıracaksak roman sanatını, gerçi ayrıştırmak da gerekir, orada en büyük projelerden üç tanesini söylüyorum. Ulysses’te kadın kahraman Molly yatakta soruyor kocasına, “Ne demek metempsychosis kocacığım?” diyor. “Ruh göçü” diye açıklıyor o da. Diğer iki kitapta da, zaten benzerler birbirlerine, kalabalık davet sahnelerinde konuşulan bir konu olarak, seans olarak geçiyordu. Olgunlaşmak değil de işte, o kavramı, göçü, ruh göçünü kullanalım. Bu devrimci ruh olur, Avrupa’da gezindiği yazılan hayalet olur, böyle metafizik şekilde ifade edeyim, bu müthiş soyutlamalar gelir ve sana dan diye hakim olur, kendi diliyle konuşmaya başlar... Bunlar, evet, oluyor şimdi.

No comments: