Tolga Meriç, Vatan Kitap
(Şubat 2009)

KAYA GENÇ’İN İLK ROMANI “MACERA”, HİKÂYE ETME GELENEKLERİNE BAŞKALDIRAN RADİKAL BİR EDEBİYAT DENEYİ
“Romanımda kendimi yok etmeye çalıştığımı görüyorum”

Eleştirileri ve çevirileriyle tanıdığımız Kaya Genç, upuzun bir rüyayı andıran ilk romanında zihinsel bir maceraya atılıyor. Gündüz adlı kahramanın şehirdeki salgın hastalıktan kaçışını ve bindiği gemide yaşadığı iktidar mücadelelerini anlatırken, bir yandan da roman tarihiyle hesaplaşıyor.

İlk yapıtlar biraz da “Ben buyum işte” demek herhalde. “Macera”yı yazdıkça ve kâğıt üzerindeki halinize baktıkça, kendinizin ne olduğunu gördünüz?
-İlk kitabını yazan yazardan yazması beklenen bir ilk kitap vardır. Bu soyut bir fikirdir; ama oturup da kitap yazarken insan görüyor ki gayet de somutlaşan ve yönlendirici olan bir fikir. ‘Kendimi ifade edeyim, yeteneğimi sergileyeyim, üslubumu yaratayım, romancı denilen kişiye dönüşeyim’ düşünce ve endişeleri eşliğinde, kurulmuş bir saat gibi, bir tempo, zaman düzeni, mekanizma oluşuyor. Bir kere oluşunca tık tık zaten gidiyorsunuz ve başkalarına bakıp ‘sen niye doğru tıkırdamıyorsun’ diyen bir hale geliyorsunuz. O hale gelmeyip kendini romancı görmemek iyi roman yazmak için önemlidir. Ben kendimi yok etmeyi başarmaya çalıştığımı görüyorum kitaba bakarken, tabii bir yandan da iddialı, hevesli, saldırgan özellikler de gördüm. Ama önemli olan kitabın yazarı denilince akla gelecek kişiliğin nasıl biri olduğu. O elbette yazar değil ve ne kadar kafa açan biri olursa o kadar iyi.

“Macera”nın kişilerinden Şair Yusuf Bey’in annesi, oğlunun şiirlerini ilk okuyuşunda kendini hastanede, ikinci okuyuşunda ise mezarda buluyor… Andığım bu eğlenceli örnekte, kâğıt üzerimizdeki halimizle bu defa başkalarının karşılaşması söz konusu. Romanınızı ya da “ne olduğunuzu” görenlerin tepkileri nasıldı?
-Romanların yazarın kişiliği ve ruhuyla alakalı olduğu, onların yansıması olduğu görüşü çok egemen. Kitabımın kahramanlarından Şair Yusuf Bey de biraz geleneksel fikirlerle şiirlerinde kendini ifade etmeye çalışıyor ve yazdıklarını kendisi kadar önemsediği için tehlikeli bir kişiliğe dönüşüyor. Ama ben onun gibi düşünmediğim, kitabı da o kafayla yazmadığım için nispeten rahatım. Yine de insanların öyle düşündüğünü bilmek, ‘annesini, çocukluğunu, düşüncelerini yazmış’ dediklerini bilmek, bir dizi yargıç, analizci karşısında olduğunuzu hissetmenize sebep oluyor. Ben de insanlara ‘orada konuşan ben değilim, Türkçe ve roman tarihi’ falan diyorum ama herkes de ‘hayır hayır, orada konuşan sensin ve bundan kaçamazsın’ diyorlar. İki taraf da karşıyı tatmin edemiyor.

“Macera”nın baş kişisinin adı Gündüz ama roman sanki upuzun bir rüyayı andırıyor. Rüyaya neler borçlu “Macera”?
-Rüya aleminin tanrısı Morpheus, onun yöntemleri farklı, kafası da farklı çalışıyor. Alis Harikalar Diyarında’yı düşününce tam bir rüya gibidir ama müthiş de bir hikayedir. ‘Rüya mantığı’ diye kafamızda bir fikir var, bir arkadaşım geçen gün ‘kitapta neden-sonuç ilişkisi az var’ dedi. Bunun bir başka anlamı da ‘mantıksız yazmışsın’ demek, ama ‘rüya gibi yazıyorum’ deyince de insanın önünde pek çok imkan beliriyor. Sonuçta okuyan kişiyi bir görüntüler, fikirler, sesler, renkler dünyasına sokmaya çalışıyorsunuz ve bir rüya gibi kitap okuyan kişiyi büyüleyerek okunup bitiyorsa orada özel, istisnai bir durum vardır.

“Çölde Çay”ın ilk sahnelerinden birinde adam rüyasını anlatmaya kalkışınca, eşi “Başkalarının rüyalarını dinlemek çok sıkıcı oluyor, yapma bunu,” diyerek gerilimi tırmandırır ve bu gerilim tuhaf bir biçimde okura tam da rüyaların gerilimini duyurur… Sizce rüyasını anlatan, neden anlatır?
-Başkalarının rüyalarını dinlemek sıkıcı olabilir ama yaşamak ne güzel olurdu. Bu açıdan kitaplara benzetelim rüyaları: Birisinin onları anlatması saçma ve kötü gelir, ama alıp bir köşede kendi başımıza içine dalınca asıl macera başlar. Kitaplar kelimelerle ilgili olduğu için kelimelerle anlatılabileceği düşünülüyor kitapların ama iki farklı malzeme var. Bence hiçbir şey bir ikinci şeye indirgenemez veya ikinci bir şey tarafından tam temsil edilemez. Macera’da bu çok var: Bir yaşantıyı bir kitap yeniden yaratamaz, kitap ancak kendi yaşantısını, deneyimini yaratır ve biz okurları büyüleyen de budur. Aksi takdirde, safça gerçekçi kitapta, çok heyecan verici bir rüyayı yaşamak isteyen ama onun kelimelere dökülmüş haliyle yetinmek zorunda kalan insan oluruz.

“Macera” tıpkı rüyalar gibi, başkasına anlatılmaz bir roman olmuş. Ancak görülebilir ya da okunabilir. Değil mi?
-Kitabın anlatması zor bir yapısı olduğunu ben de düşünüyorum. Başka bir romanı düşünelim, örneğin Anna Karenina’yı... Burada aslında hemen karşımızdakine anlatabileceğimiz bir hikaye var, ama Tolstoy’un kitabı o hikayenin çok ötesinde bir şey. Anna Karenina’yı Anna Karenina yapanın kitapta yaşanan olay örgüsü değil, aklımızdan hiç çıkmayacak kimi sahnelerin o romana özgü teknikleri olduğunu, at yarışı sahnesi, meşhur sondaki veya ilk başlardaki tren sahneleri olduğunu biliyoruz. Benim kitabımda hemen birisine anlatılacak bir hikaye var: Gündüz isimli kahraman önce iki tezgahtar tarafından esir ediliyor, sonra yaşadığı şehirdeki hastalıktan kaçmak için bir gemiye biniyor ve bu gemideki iktidar mücadelelerinden sonra kendini bir adada, özgürlüğüne kavuşma sorunuyla karşı karşıya biçimde buluyor. Bir hikayenin yalnızca görülebilir veya bizzat yaşanabilir oluşu onun hayatın fazla karmaşık yapısını yeniden üretmesiyle alakalı... Oysa fazlalıkları bir heykeldeki gibi atın, hayat basit bir hikayeye dönüşür hemen.

Hikâye anlatma, hikâye dinleme ya da bir şeyi hikâyeden sayma biçimlerimizin ve şartlanmışlıklarımızın röntgenlerini de çekiyor “Macera”. Sizce “hikâye”ye neden başkaldırmalıyız?
-Amerikan geleneğinde, yalnızca roman değil, gazetecilik ve dergilerinde de olan, ta onların Protestan vaaz geleneklerinden gelen bir hikaye etme biçimine bağlılık vardır ya... İsa’nın öğretisini hikayeler aracılığıyla anlayıp anlatmayı yüzyıllar içinde kurumsallaştırmışlar. Oradan bakınca hikaye dediğin şeyin giriş gelişme sonuç diye gitmesi dahi, bir olaylar bütününü sonunda bir ahlak vaaz etmek için anlatıyor olma durumuna sebep olabilir. Aynı şey sinemada da var. Fransızlar, İtalyanlar, Almanlar da Amerikan usulü, onların hikaye geleneklerini takip eden filmler yapıyorlar ve bunlar Rossellini’lerin, Godard’ların, Jean Vigo’ların yaptıklarına hiç benzemiyor, uyduruk, uslu Amerikan filmleri çekiyorlar. Edebiyatta da Gargantua ve Pantagruel’e bakın, Tristram Shandy veya Milan Kundera’nın çok severek bahsettiği aydınlanma dönemi deneysel romanı Kaderci Jacques ve Efendisi’ne bakın, buralarda hikaye anlatma işinin kendisiyle alay etmek vardır ve bu aynı zamanda yeni hikaye anlatma şekilleri tasarlamaktır. Kundera roman sanatının kaçırılmış fırsatlar diyarı olduğunu ve işin tam kalbindeki meseleyi sorgulayan bu tür kitaplar yazılmamasının büyük kayıp olduğunu söylüyor. Böyle bakınca da insan oturup hiç sorgulamadan aynı tekniklerle yazamıyor...

“Bir romanın sayfalarında aklımız ve hayallerimiz, aç köpekler gibi bir oraya bir buraya saldırır ve eğlenceli bir kitap aracılığıyla en tuhaf düşünceleri bile kabul edebiliriz,” diyorsunuz. Okur “Macera”da en çok nerelere saldırıp, hangi tuhaflıkları kabul ederse mutlu olacaksınız?
-Bir defa herhangi bir hikayenin gökten zembille inerek küt diye başlaması tuhaf şey, bunu bir kabul edelim. Kitapların doğasını düşündüğümüzde bir hikayenin bir kitabın ilk sayfasında başlamasını kabul edebilmemiz dahi garipsenecek bir durum. İşin en temelinden başlayarak neden bir kahramanın yolculuğunu izlemeye ihtiyacımız var, bu kahramanı nasıl yaratıyoruz, ona nasıl inanıyoruz ve o inancı sürdürmek için başka neler yaratıyoruz, bunlara girince iş ilginçleşiyor. Tabii sırf kitaplara değil, siyasi kahramanlara, tarihe, eğitim kurumlarına, aile reislerine de bunları uygulayın ve buradaki tuhaflıkları bir düşünün isterim.


Kaya Genç

1981, İstanbul doğumlu. Universiteit van Amsterdam’dan İngiliz Edebiyatı alanında “Oscar Wilde ve Yozlaşmanın Estetiği” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi aldı. İstanbul Üniversitesi’nde doktora öğrencisi; “Genç Viktoryen Dönemin Gönüllü Hizmetkârları: Bilim, Sanat ve Sömürgeciliğin İzinde Efendi-Köle Diyalektiği” başlıklı doktora tezini yazıyor. Robert Lois Stevenson, Oscar Wilde ve Grossmith Kardeşler’den yaptığı roman çevirileri var. Kaya Genç, aynı zamanda Sabah kitap ekinin de editörü.

Macera, Kaya Genç, YKY, 21 YTL

No comments: